“Anneannem”in yazarı Fethiye Çetin: “Tarihimizle yüzleşip onunla barışabileceğimiz günlere…”

 

Güney: Öncelikle kendinizi okuyucularımıza tanıtır mısınız?

Fethiye Çetin: Tabii. Elazığ/Maden doğumluyum. Mesleğim avukatlık. Halen bu mesleğimi devam ettiriyorum. Fakat bir kaç dönem İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezinde “Azınlık Hakları Çalışma Grubu”nda çalıştım. Halen insan hakları hukuku ve azınlık hakları hukuku alanında çalışmalarım var.

Güney: Anneannem kitabı sanırım ilk kitabınız. Bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Fethiye Çetin: Aslında birilerinin bu öyküyü anlatmasını istiyordum, birilerinin bunu anlatmasını istiyordum ama kendime güvenemiyordum. İyi olmayacağını düşünüyordum. Biliyorsunuz biz yazma konusunda kendimize biraz güvensiz bir milletizdir. Gerçeği tam dile getiremeyeceğimden korkuyordum. Bu nedenle yazarlık deneyimi olan arkadaşlarımla konuştum. Onlar hiç bir zaman yüz vermedi. Dediler ki bunu en iyi ancak sen yazarsın. Bu duyguyu en iyi sen karşı tarafa geçirebilirsin. Bunu sen yazacaksın. Yazacağım ama nasıl yazacağım? Bir türlü cesaret edip başlayamıyordum. Fakat özellikle son yıllarda bu konudaki tartışmaların biçimi ve üslubu beni o kadar çileden çıkardı ve o kadar etkiledi ki oturup yazdım.

Birincisi; tamamen inkâr ve tarihten yeni düşmanlıklar üreterek yanımızda yaşayan Ermenilere düşmanlık.

İkincisi 1915’de yaşanan olayların tanımı üzerine anlamsız ve çözümsüz bir kavga. Bir taraf soykırımdır diyor, diğer taraf asla değildir diyor. Ve mesele orada kilitleniyor. Ondan sonra sayı tartışmaları… İşte bir milyon muydu, hayır dörtyüz bindi, yok canım taş çatlasa üçyüz bindi vs. Bunlar beni çileden çıkardı. O üçyüz bin dedikleri rakamın her biri birer insan. Bu unutuluyordu. O nedenle artık oturdum ve yazdım.

Güney: Aldığınız tepkiler nasıl oldu?

Fethiye Çetin: Aslında çok olumlu tepkiler aldım. Gerek Ermenilerden gerek Ermeniler dışında Türkiye’de yaşayan herkesten. Şu ana kadar kitapla ilgili olumsuz hiç bir eleştiri almadım. Bu ilginç. Çünkü özellikle böylesine tabu bir konu olduğu için olumsuz tepki de alabilirdi. Fakat bunun olmamasının nedeni sanırım insani bir boyutun ortaya konması ve tabii ki olayın gerçekliği önemli bir rol oynuyor.

Güney: Bir tabu ile yaşamak nasıl bir duygu?

Fethiye Çetin: Bu korkunç bir şey. Çünkü sizin iç sesiniz farklı şeyler söylüyor. İçinizde kendinize farklı şeyler konuşuyorsunuz. Fakat dışarıdaki yanınız yani dış sesiniz farklı. Bir kere bu inanılmaz bir çelişki. Bu insanın kendisinde enerji kaybına yol açıyor her şeyden önce. Bu gerçekten tuhaf bur durum. Bu sadece anneanneme özgü değil. Bizim toplumumuzda böyle bir şey var. Bizim hep bir iç sesimiz vardır. Fakat bu iç sesin sakıncalı olacağını düşünerek hep resmi, kabul edilen şeyleri söyleriz. Böyle bir yalanda yaşarız. Bu tabii ki hiç sağlıklı bir şey değil. Çok zor bir şey.

Güney: Bu kitabı yazdıktan sonra bugün dönüp baktığınızda hem kendi açınızdan hem de aileniz açısından nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Fethiye Çetin: Her şeyden önce ben kendim çok rahatladım. Sanki bir görevi yerine getirdim. Anneannemin vasiyetini yerine getirdim. Bir de artık bu bana geçmişti ve ben bununla yaşayamıyordum. Bunun bir türlü insanlar tarafından öğrenilmesini, paylaşılmasını istiyordum. Özellikle genç kuşakların bunu öğrenmesini istedim. Bu anlamda bende gerçekten de bir rahatlama yarattı. Bu anneannemle konuştuktan sonra onda da bir rahatlama yaratmıştı. Bu bir çok insanda da böyledir. O nedenle konuşmayı normalleştirmemiz lazım. Kendimizi korkmadan anlatabilmemiz lazım insanlara. Bu her birimizin ruh sağlığı açısından da önemli. Dahası toplum açısından çok önemli.

Kitaptan önce gazetelere ilan verdik. Bunun üzerine anneannemin Amerika’daki kız kardeşine ulaştık. Böyle bir ilişki kuruldu. Ailedekiler bunu çok olumlu karşıladılar falan. Fakat kitap olarak ortaya çıkması bir kısmını tedirgin etti. Bu da aslında doğaldır. Onlar da bu toplumda yaşıyorlar ve bu toplumun korkularından ve tabularından etkileniyorlar.

Güney: Biliyorsunuz, 24 Nisan dolayısıyla bu yıl da geçen yıllarda olduğu gibi Ermeni sorunu konusunda her kesim kendi düşünceleri doğrultusunda tavır takındı, takınıyor. Siz bu tartışmaların neresindesiniz?

Fethiye Çetin: Başta da söylediğim gibi bu tartışmalardaki söylem bana çok yabancı. Ve bu yaklaşımlar hiç bir çözüme yol açmıyor. Biz acılarımızı rahat konuşabilmeliyiz. Bu acılarımız ancak aramızda bir köprü oluşturabilecek. Acılarımızı korkmadan rahatlıkla konuştuğumuzda birbirimize karşı olan önyargıları ortadan kaldıracağız. Bunu başardığımız oranda yaşanan acılardan düşmanlık değil, dostluk ve barış üretebiliriz. Şöyle deniyor ya; “neden geçmişi kaşıyorsunuz”. Biz kaşımasak da bu acı unutulmayacak ve yaşanan şeyler hep kuşaktan kuşağa geçecek. Biz bunları konuşurken buradan dostluk ve barış üretmeyi bilerek, tarihe de böyle bakarak buradan çıkacağız. Hiç bir faydası yoktur. Bugün siz bunu inkâr edersiniz. Ama bu gerçek sizi hep takip eder. Bu gerçek ayaklarınıza dolaşır. Bugün gelinen nokta tam da odur. Bizden bütün toplum olarak “hayır olmamıştır” diye bağırmamız isteniyor. Hep birlikte bağırsak da bu gerçek değişmeyecek. O nedenle gayet serinkanlı bir şekilde önce oturup insani açıdan birbirimizi anlamaya çalışalım. Bu acı kuşaktan kuşağa taşınıyor ve bu resmi söylem benim gibi bir sürü insanı yaralıyor. Çünkü ben anneannemin acılarını biliyorum. Bu acıları yaşayan pek çok insan bunu biliyor ve bu onları yaralıyor.

Güney: Günümüzde bir Ermeni devleti var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz. Gidip Ermenistan’a yerleşmeyi ve orada yaşamayı düşünür müydünüz?

Fethiye Çetin: Hiç böyle bir şey düşünmedim. Zaten anneannemin öyküsünü öğrendikten sonra, bu öğrendiklerimin bana kazandırdığı en önemli şey milliyetçilikten uzaklaşmak oldu. Milliyetçilikle arama mesafe koyup ondan arınmak oldu. Milliyetçiliği gerçekten bir hastalık olarak görüyorum. Bir kere bundan kurtulmak lazım. Onun içinde böyle bir şeyi hiç düşünmedim. Ama şu anda bir gerçeklik olarak bir Ermenistan var. Bir Cumhuriyeti var. İşte bu sorunların çözümünde bence Türkiye’nin bir biçimde Ermenistan ile ilişkiye geçmesi lazım. O ilişki içerisinde insanlar birbirleri ile diyalog kuracak, birbirlerini tanımaya başlayacak, o önyargılar ortadan kalkmaya başlayacak. İşte o zaman daha rahat konuşabiliriz.

Güney: Türkiye’de Ermeni ve kadın olmak nasıl bir şey?

Fethiye Çetin: Ben bir melezim. Öyle görüyorum. Türkiye’de pek çok insan benim gibi melez. Bunu görmek lazım. Çünkü bu topraklarda geçmişte çok büyük savaşlar, göçler yaşanmış. Pek çok insan melezdir. Kimse öyle saf kandan bilmem nerden geldiğini düşünerek bunun savunuculuğunu yapmasın. Onun için kendimi tam anlamıyla bir yere ait hissetmiyorum. Ancak bütün bunlardan sonra ezilenler ve azınlıklara karşı daha büyük bir ilgim gelişti. Ne zaman bir yerde bir azınlık durumu, bir dezavantajlı grup olma durumu ya da bir haksızlık olduğunda onların yanında olma gereğini hissettim her zaman. Bu nedenle ben kendimi Türkiye’de mesela bir Kürt gibi, Ermeni gibi hissediyorum. Belki bu yanım daha çok öne çıkıyor. Mesela bir süre Almanya’da yaşadım. Oradaki yabancı düşmanlığından kendimi Türk gibi hissettim. Ya da Amerika’ya gittiğimde, ormanların içindeki koca malikanelerin önünde göndere çekilmiş kocaman Amerikan bayraklarını görünce kendimi orda hep Kızılderili gibi hissettim. Çünkü o toprakların bir zamanlarki sahiplerini ve onların sonra yokoluş süreçlerini düşündüm. Böyle bir duyarlılık gelişti bende anneannemden sonra.

Güney: Tarihte kendi topraklarından koparılarak başka yerlere gönderilen bir sürü Ermeni var. Diaspora Ermenileri. Türkiye’de geri dönmenin koşulları yaratılsa sizce Ermeniler tekrar bu topraklara dönmek isterler miydi?

Fethiye Çetin: Şimdi bugün bence gelinen noktada toprak talebi zaten olamaz. Onun için bu tartışma doğru değil. Bu meseleyi bazı çevreler “eğer biz 1915 olaylarını kabul edersek Ermeniler bizden toprak talep edecekler” denerek bu meseleyi öcü olarak halkı korkutmak için kullanıyorlar. Böyle bir şey yok, olamaz.

Haydi diyelim ki öyle bir şey olsun. Ben Ermenilerin geri döneceklerini hiç sanmıyorum. Çünkü en yakın tanıdıklarım anneannemin Amerika’daki kızkardeşi, çocukları, akrabaları vs. Onlar artık Amerikalı olmuşlar. Şimdi siz onlara kalkıp Elazığ’ın köyünü, o evi verseniz hiç kimse gelip orda oturmaz, ilgilenmez. Zaten hukuken mümkün değil. Böyle bir şeyin olacağını da hiç sanmıyorum. Artık onlar yaşadıkları ülkenin bir parçası olmuşlar. Mesela benim Amerika’daki kuzenlerimin adı, Richard, Nancy, Debra falan yani. İsimleri de Amerikan isimler…

Güney: Bundan sonra yazmayı düşünüyor musunuz?

Fethiye Çetin: Ben zorunluluktan yazdım. Tabi yazar değilim. Ancak kitaba gerçekten çok olumlu tepkiler aldım. Bir çok çevreden “yazacak mısınız, yazın” gibi şeyler geldi. Belki yazarım. İşlerimi biraz ayarlayabilirsem bir gün oturup yazarım belki.

Güney: Son olarak Güney dergisi okurları ile paylaşmak istediğiniz bir şey var mı?

Fethiye Çetin: Şunu söylemek isterim. Gördüğüm kadarıyla Güney dergisinin de bir çizgisi var. Bu çizgiyi önemsiyorum. Yıllardır bize yukardan empoze edilen, düşmanlığı körükleyen politikalardan, söylemlerden, tarih anlatımlarından tümüyle vazgeçebileceğimiz, vazgeçtiğimiz ve aynı zamanda tarihimizle yüzleşerek, – bu sadece 1915 olayları değil. Bizim tarihimizle yüzleşmediğimiz çok olay var – hepsiyle yüzleşerek tarihimizle barışabileceğimiz günlere doğru hepimizin gayret sarf etmesini dilerim.

Güney: Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Fethiye Çetin: Ben teşekkür ederim.

Haziran 2005