“Dünyanın görsel tarihini yazıyoruz…”

Gü­ney: Fo­toğ­raf­çı­lı­ğa ne­den ve na­sıl baş­la­dı­ğı­nı­zı siz­den öğ­ren­mek is­ti­yo­ruz.

Ara Gü­ler: As­lın­da her­kes zan­ne­di­yor ­ki ben bir­den­bi­re fo­toğ­ra­fa baş­la­dım. Hal­bu­ki ben bir­den­bi­re fo­toğ­ra­fa baş­la­ma­dım. Ben esa­sın­da si­ne­may­la baş­la­dım. Çün­kü ba­bam ba­na ben çok kü­çük­ken, 15 ya­şın­day­ken, si­ne­ma oy­nat­ma ma­ki­ne­si al­dı. Bu ma­ki­ne 35 mm’lik Er­ne­man Ki­nox mar­ka bir ma­ki­ney­di. Ben or­da si­ne­ma film­le­ri­ni oy­nat­ma­ya baş­la­dım, fa­kat film­ler az­dı. Ba­bam İpek Film Stüd­yo­su vs. ile ar­ka­daş­tı. On­la­rın film stüd­yo­la­rı­na mal­ze­me ve­rir­di. Film ilaç­la­rı­nı ve­rir­di. Ben o stüd­yo­lar­da­ki im­ha edi­le­cek es­ki film­le­ri, ses­siz film­le­ri alır oy­na­tır­dım. Be­nim bu işi sev­di­ği­mi gö­rün­ce, yaz­la­rı be­ni film stüd­yo­la­rı­na gön­der­di­ler. Or­da mon­taj­da, senk­ron­da, Jo­ac­him Fil­me­ri­dez’in ka­me­ra­man asis­tan­lı­ğı­nı yap­tım. Son­ra bir dub­laj stüd­yo­sun­da ça­lış­tım. Bu be­nim çok ho­şu­ma gi­di­yor­du. Ben hep­si­ni ta­nı­yor­dum. Ba­bam da Muh­sin Er­tuğ­rul’un ar­ka­da­şıy­dı. Da­ha son­ra ora­da bü­yük bir yan­gın ol­du. Yan­gın­dan kur­tu­lan son in­san ben ol­dum. Da­ma çık­tım, dam da ya­nı­yor­du. İt­fa­iye be­ni dam­dan kur­tar­dık­tan son­ra ba­bam be­ni bir da­ha ora­la­ra gön­der­me­di. Ben da­ha son­ra fo­toğ­raf­çı­lık­la uğ­raş­tım ama­tör ola­rak. 1948’de Ma­vi baş­lık­lı bir ye­ni İs­tan­bul ga­ze­te­si var­dı, çok cid­di bir ga­ze­te idi. Ben or­ada fo­to mu­ha­bi­ri ola­rak ça­lış­ma­ya baş­la­dım. İlk çek­ti­ğim fo­toğ­raf Gü­müş­su­yu’nda­ki yı­kık Ata­türk hey­ke­li idi. O za­man da bu­gün­kü gi­bi böy­le olay­lar var­dı. Bu din­ci­le­rin ola­yıy­dı.
Fo­to mu­ha­bi­ri ola­rak ça­lı­şır­ken ay­nı za­man­da İk­ti­sat fa­kül­te­sin­de oku­yor­dum. Üni­ver­si­te’den ay­rı­lın­ca ye­dek su­bay­lı­ğı­mı yap­tım. Dö­nün­ce Hür­ri­yet ga­ze­te­sin­de ça­lış­ma­ya baş­la­dım. Ama ora­da çok kı­sa ça­lış­tım. Ha­yat mec­mu­ası çık­ma­ya baş­la­dı bu dö­nem­de. Bu mec­mu­ada Ve­dat Ne­dim Tör var­dı. vs. On­lar be­nim far­kı­ma var­dı­lar. Ben se­ne­ler­ce Ha­yat Mec­mu­ası’nda ça­lış­tım. Rö­por­taj yap­ma­ya baş­la­dım. 11 kez Can­nes Fes­ti­va­li­’ne git­tim, çün­kü si­ne­ma­ya hâ­lâ me­ra­kım var­dı. Sop­hia Lo­ren, Bri­git­te Bar­dot vs. ile rö­por­taj­lar yap­tım. İran Şah’ın­dan, Wins­ton Churc­hill’e ka­dar rö­por­taj­lar yap­tım. Bir sü­rü meş­hur in­sa­nın res­mi­ni çek­tim. 1956’da dün­ya­nın en bü­yük ba­sın or­ga­ni­zas­yo­nu olan Ti­mes ve Li­fe mec­mu­ala­rı­nın bu­ra­da­ki mu­ha­bi­ri ol­dum. Bu­ra­da bü­ro aç­tı­lar. Bü­ro­la­rı ka­pan­dık­tan son­ra da on­la­rın ada­mı ola­rak yan­lız ben kal­dım. Son­ra Fran­sa’da­ki Pa­ris Match’ın mu­ha­bi­ri ol­dum. Bu­ra­lar­da da­ha çok ro­pör­taj­cı ola­rak ça­lış­tım. Vi­et­nam har­bin­de 96 ta­ne fo­to mu­ha­bi­ri öl­müş­tür, ölen ya­zar sa­yı­sı 2’dir. Bu işin asıl kah­ra­man­lı­ğı­nı fo­to mu­ha­bir­le­ri ya­par.
Gü­ney: Bir de re­sim­le­rin ev­ren­sel bir di­li var de­ğil mi?
Ara Gü­ler: Re­sim­le­rin ta­bii ki ev­ren­sel bir di­li var. Ben bir yer­de re­sim çe­ke­rim, onu her­kes an­lar.
Gü­ney: Fo­toğ­raf­çı­lık bir sa­nat da­lı ola­rak da ge­çi­yor…
Ara Gü­ler: Sa­nat be­nim umu­rum­da de­ğil. Sa­nat­çı Tür­ki­ye’de şar­kı­cı­la­ra de­nir. Ben şar­kı­cı de­ği­lim. Onun için ben sa­nat­çı de­ği­lim.
Gü­ney: Asıl an­la­mıy­la alır­sak bir sa­nat­çı­sı­nız, çün­kü fo­toğ­raf­lar­la bir şey­ler an­la­tı­yor­su­nuz, siz de bu­nu söy­le­di­niz, bu­nu rö­por­taj­cı­lık ola­rak ad­lan­dı­rı­yor­su­nuz.
Ara Gü­ler: Bu bir ga­ze­te­ci­lik ola­yı­dır, sa­nat­la ala­ka­sı yok­tur.
Gü­ney: Ama fo­toğ­raf­lar­la bir­şey­ler an­lat­mak ko­lay bir şey de­ğil. Her­kes eli­ne bir fo­toğ­raf ma­ki­ne­si alıp da bir­şey­ler an­la­ta­maz.
Ara Gü­ler: Fo­toğ­ra­fın kül­tü­rü­nü bil­me­si la­zım. Bir ke­re in­san ol­ma­sı la­zım. Ru­hu ol­ma­sı, kal­bi ol­ma­sı, an­la­ma­sı, sev­me­si la­zım. Bir­ta­kım adam­lar ne­yi se­vi­yor ­ki ne­yin fo­toğ­ra­fı­nı çe­ke­cek? Sev­me­di­ğin şe­yin res­mi­ni çe­ke­mez­sin. Eğer bir Bert­rand Rus­sel var­sa ve ben onun res­mi­ni çek­miş­sem, Bert­rand Rus­sel’in bü­tün ki­tap­la­rı­nı oku­mu­şum, sev­mi­şim­dir, on­dan onun fo­toğ­raf­la­rı­nı çe­ki­yo­rum­dur. An­la­dın mı? Pi­cas­so’yu çek­miş­sem, onu bi­li­yo­rum, onu sev­mi­şim, on­dan et­ki­len­mi­şim de, onun için on­la­ra şap­ka çı­ka­rı­rım. Ama dü­dü­ğün bi­ri­nin ben fo­toğ­ra­fı­nı çek­mem ya­ni.
Gü­ney: Tür­ki­ye’de fo­toğ­raf­çı­lık na­sıl al­gı­la­nı­yor? Tür­ki­ye’de bir fo­toğ­raf sa­nat­çı­lı­ğı var mı, öy­le bir an­la­yış var mı?
Ara Gü­ler: Ken­di­ni sa­nat­çı zan­ne­den bir yı­ğın fo­toğ­raf­çı var­dır ta­bii. Di­ğe­rin­den bi­raz da­ha iyi gör­mek, di­ğe­rin­den bi­raz de­ği­şik gör­mek bir ma­ri­fet mi­dir? Ya­ni bun­lar Be­et­ho­ven mi­dir, Mo­zart mı­dır, ne­dir? Sa­nat­çı­lık bu ka­dar ucuz mu ba­ba?! Tür­ki­ye’de ucuz.
Gü­ney: Ama asıl an­la­mıy­la siz de ka­bul edi­yor­su­nuz, fo­toğ­raf­çı­lık bir sa­nat­tır.
Ara Gü­ler: Ben­zi­yor.
Gü­ney: Pe­ki fo­toğ­raf­la re­sim ara­sın­da­ki fark ne­dir? Ya da bir fo­toğ­raf­çıy­la res­sam ara­sın­da­ki fark ne­dir?
Ara Gü­ler: İki­si de dört kö­şe bir çer­çe­ve içi­ne bir­şey­ler çi­zer­ler. Bir ta­ne­si fır­çay­la çi­zer, bir ta­ne­si ger­çe­ğin için­den ko­pa­rıp elin­de­ki aca­yip ma­ki­ney­le on­dan bir par­ça çe­ker. Şim­di res­sam hür bir adam­dır. Sa­nat hür­ri­yet­ten ge­lir. Hür olan adam sa­nat ya­pa­bi­lir. Ya­ni ben si­ya­si ba­kım­dan hür­ri­yet­ten fa­lan bah­set­mi­yo­rum. Ya­ni ben ma­vi­mi kul­lan­mak is­ti­yo­rum, ma­vi kul­la­nı­rım. Bu­ra­ya ca­mi mi koy­mak is­ti­yo­rum, ca­mi çi­ze­rim; bu­ra­ya va­pur mu ol­sun, san­dal mı ol­sun, ağaç mı kon­sun, on­la­rı çi­ze­rim. İs­te­di­ğin za­man is­te­di­ğin kom­po­zis­yo­nu dört kö­şe­nin içi­ne ya­par­sın. Res­sam bu­nu ya­par, ben ya­pa­mam. Çün­kü ben elim­de­ki dört kö­şe ma­ki­ney­le bir ye­re bak­mak­ta­yım. Bir ye­rin için­de o var­sa onu çe­ke­bi­li­rim, ola­nı çe­ke­bi­li­rim. Onun için ya­lan ko­nuş­ma­yan bir­şey ya­pa­rım ben. Sa­nat hal­bu­ki ya­lan­dan do­ğar. Sa­nat ya­lan­dır. Bu­nu ben söy­le­mi­yo­rum. Os­kar Wil­de di­yor. An­la­dın mı? Sa­nat fay­da­sız­dır di­yor. Pek o ka­dar de­ğil, fay­da­sız de­ğil fay­da­lı­dır. Çün­kü in­san­la­rı eği­tir. Si­ne­ma ya­lan­dan do­ğar. Me­se­la se­nar­yo­yu re­ji­sör ka­fa­sın­da dü­şü­nür, ya­par eder. Öy­le bir sah­ne yok­tur. İn­şa edi­lir, de­ko­ru ko­nu­lur, ada­mı ge­lir, oy­na­tır. He­rif ez­ber­den bil­mem ne ya­par. Re­ji­sör ka­me­ra­nın ar­ka­sın­dan ba­kar, der ­ki sen bur­dan yü­rü­ye­cek­sin, şu­ra­ya ka­dar ge­le­cek­sin. Fo­toğ­raf­ta böy­le bir şey yok ki!… Adam is­te­di­ği gi­bi is­te­di­ği­ni ya­par. Sa­nat ya­lan­dan do­ğar, ha­ki­kat ol­ma­yan bir şe­yi ger­çek­miş gi­bi gös­te­rir. Ama onun ver­di­ği bir si­hir var­dır ki, o mü­him­dir, iş­te ona sa­nat de­nir. Hal­bu­ki fo­toğ­ra­fın o ka­dar si­hi­ri yok­tur. Fo­toğ­raf ger­çek­te va­ro­lan şe­yin bir ne­ti­ce­si­ni ya­par. Ya­ni var olan bir şe­yi çe­ker­sin. Ben şim­di köp­rü­nün üs­tün­de­yim, bur­dan bir va­pur geç­me­si­ni is­ti­yo­rum gel­mi­yor va­pur ne ola­cak? Hal­bu­ki res­sam öy­le de­ğil­dir. İs­te­di­ği ye­re is­ti­di­ği şe­yi ko­yar.
Gü­ney: Sa­nat bir kur­gu­dur, sa­nat­çı­nın ken­di ka­fa­sın­da kur­du­ğu şe­yi yan­sıt­ma­sı­dır, in­san­la­ra bu­nu gös­ter­me­si, an­lat­ma­sı­dır. Fa­kat bu kur­du­ğu şey­ler ger­çe­ğe uyu­yor­ mu uy­mu­yor­ mu, ger­çe­ği bir par­ça yan­sı­tı­yor mu, yan­sıt­mı­yor ­mu şek­lin­de sa­nat­lar da ay­rı­şı­yor. Me­se­la top­lum­sal ger­çek­çi bir sa­nat­tan bah­se­di­yo­ruz, sa­nat için sa­nat­tan bah­se­di­yo­ruz. Bu ko­nu­da ken­di uğ­ra­şı­nı­zı ne­re­ye yer­leş­ti­rir­si­niz?
Ara Gü­ler: Ben hi­ka­ye ya­za­rıy­dım. Onun için kom­po­zis­yo­na çok dik­kat ede­rim. Bun­la­rı ya­par­sın, yap­tı­ğın ka­dar olu­yor. Ya­ni tam is­te­di­ğin gi­bi ol­maz. Yok­sa ol­mu­yor ya­ni, an­la­dın mı? Şim­di be­nim fo­toğ­raf­lar­da plan­lar var­dı. Bir an­dı, bir anı ya­ka­la­mak­tı. Ve an­cak o ger­çek­te o an var­sa ya­ka­lar­sın. Bir de poz ya­pa­rım on­la­ra, nef­ret edi­yo­rum on­lar­dan. Bun­lar bir şey de­ğil.
Be­nim fo­toğ­raf­la­rım za­ten re­alist­tir, çün­kü as­lın­da da­ha faz­la do­kü­man­tas­yon ağır­lık­lı­dır. Ben bir İs­tan­bul res­mi çe­ki­yor­sam İs­tan­bul’un ta­ri­hi­ni ya­zı­yo­rum. Ben dün­ya­nın her ta­ra­fı­na git­tim, me­se­la Fi­ji Ada­la­rı, Po­lo­nez­ya, Hin­dis­tan dağ­la­rı­nın bil­mem ne­re­si, ya­ni kay­bol­muş yer­ler. Af­ri­ka’da yam­yam­la­rın için­de rö­por­taj ya­pan bir ob­jek­ti­fim. Ben böy­le kü­çük şey­ler­le uğ­raş­mı­yo­rum ar­tık. Bü­yük der­gi­le­rin için­de çı­kı­yor be­nim rö­por­taj­la­rım, Tür­ki­ye’de de bir kıs­mı çı­kı­yor. Ara­sı­ra ki­tap­lar­da fa­lan… Za­ten rö­por­taj­cı­lık da bel­ge ni­te­li­ğin­de olan fo­toğ­raf tar­zı­dır. Rö­por­taj an­cak re­alist tarz­da ola­bi­lir. Ora­da sa­na­tın pek ye­ri yok­tur. Sa­nat, in­sa­nın gö­rü­şü var­sa, gö­zü var­sa, ona gö­re bir an­lam ve­rir. Ama sa­nat ya­pa­ca­ğım di­ye de ger­çe­ğin dı­şı­na çı­ka­maz. Be­nim an­la­dı­ğım fo­toğ­raf­çı­lık re­alist­tir.
Gü­ney: Siz dün­ya­ca ta­nı­nan bir sa­nat­çı­sı­nız, ünü­nüz bir­çok ül­ke­de ya­yıl­mış du­rum­da, sa­de­ce Tür­ki­ye’de de­ğil… Ser­gi­le­ri­niz ve ulus­la­ra­ra­sı alan­da al­dı­ğı­nız ödül­ler­den bah­se­der mi­si­niz? Ödü­le ba­kı­şı­nız na­sıl?
Ara Gü­ler: Ben ha­ya­tım­da ödül­den nef­ret ede­rim. Ben hiç­bir ödül de al­ma­dım. Ama bir ta­kım ku­ru­luş­lar, ge­rek yurt­dı­şın­da, ge­rek­se içe­ri­de, bir­ta­kım ödül­ler da­ğı­tı­yor­lar. Ba­zı­la­rı da ba­na isa­bet edi­yor. Ör­ne­ğin “Mas­ter Of Le­ica” se­çil­mem gi­bi, yı­lın ga­ze­te­ci­si se­çil­mem gi­bi. An­la­dın mı? Be­nim için ver­se­ler de bir, ver­me­se­ler de. On­lar ver­se de ver­me­se de ben ay­nı işi na­sıl ol­sa ya­pa­ca­ğım. Bu de­mek­tir ki on­lar bir­şey bu­lu­yor­lar, ve­ri­yor­lar. Ya­ni mü­him de­ğil. Be­nim çok ser­gi­le­rim olu­yor.
Gü­ney: Soh­bet içe­ri­sin­de Yıl­maz Gü­ney’in bir dos­tu ola­rak onu sev­di­ği­ni­zi söy­le­miş­ti­niz. Onun­la il­gi­li anı­la­rı­nı­zı bi­ze bi­raz an­la­ta­bi­lir ­mi­si­niz?
Ara Gü­ler: Ben Yıl­maz Gü­ney’i ta­nır­dım ve Yıl­maz Gü­ney’i se­ve­rim, ba­ya­ğı da ho­şu­ma gi­der­di. Bir gün gel­di ora­ya, ko­nuş­ma yap­tı­lar ço­cuk­lar onun­la. Hü­se­yin Baş, Onat Kut­lar fa­lan, ben de or­day­dım, ma­ki­ne­mi çı­kar­dım, onun bir sü­rü res­mi­ni çek­tim. An­sik­lo­pe­di­ler­de çı­kan re­sim­ler hep o gün çek­ti­ğim re­sim­ler­dir. Çok da­ha faz­la re­sim­le­ri­ni çek­mek is­ter­dim ama iş­te ol­ma­dı. Ya­ni çok da­ha gü­zel re­sim­le­ri­ni çe­ke­bi­lir­dim as­lın­da.
Gü­ney: Yıl­maz Gü­ney’in Si­ne­ma­sı hak­kın­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?
Ara Gü­ler: Ta­bii ki yo­lu doğ­ru bir yol­du. Si­ne­ma­sı­nın yo­lu doğ­ru bir yol­du. Doğ­ru bir yer­dey­di ve si­ne­ma­sı da iyiy­di. Ba­zı film­le­rin­de çok uzun sah­ne­ler var, mon­taj so­ru­nu, ta­bii dü­zel­ti­le­bi­lir, bun­lar çok önem­li de­ğil. Ben de mon­taj­da uzun müd­det ça­lış­tı­ğım için bun­la­rı bi­li­yo­rum. İn­san bir sü­rü emek ver­di­ği şe­yi ata­mı­yor. Ben de şim­di fo­toğ­raf çe­ker­ken bir sü­rü şe­yi ata­mı­yo­rum. Ata­bil­me­li­dir ama çok ça­lış­mış, çok emek sar­fet­miş, ata­mı­yor, har­ca­ya­mı­yor. Ben de fo­toğ­raf­la­rı­mı ata­mı­yo­rum ama bi­raz ger­çek­çi olup san­ki be­nim de­ğil­miş gi­bi ga­yet gad­dar bir şe­kil­de 500 res­mi yir­mi­ye in­di­re­bi­li­rim. Bu­nu ya­pa­mı­yo­rum.
Gü­ney: Eme­ği­ni­zi çö­pe at­mış gi­bi olur­su­nuz de­ğil mi?
Ara Gü­ler: Ta­bii. Si­ne­ma­da bil­has­sa bu da­ha da zor­dur. Bir sa­ni­ye­nin bi­le çok öne­mi var­dır.
Gü­ney: Yıl­maz Gü­ney film­le­ri­nin içe­ri­ği ko­nu­sun­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?
Ara Gü­ler: Çok doğ­ruy­du. Me­se­la “Yol” müt­hiş ha­ri­ka bir film­di.
Gü­ney: Şu an­da han­gi ga­ze­te ve­ya der­gi­ler­de ça­lı­şı­yor­su­nuz?
Ara Gü­ler: Stern, Ti­me ve Li­fe…
Gü­ney: Re­sim­le­ri­niz hâ­lâ bu der­gi­ler­de ya­yın­la­nı­yor mu?
Ara Gü­ler: Ta­bii, ta­bii… Hem on­lar is­ter­ler, hem ben tek­lif ede­rim…
Gü­ney: Tür­ki­ye’de üs­tüs­te ya­şa­nan dep­rem­ler ve bun­la­rın yo­laç­tı­ğı bü­yük fe­la­ket­le­rin re­sim­le­ri­ni de çek­ti­niz mi?
Ara Gü­ler: Ben dep­rem­de yok­tum. Git­mek de is­te­me­dim doğ­ru­su. O ka­dar çok dep­rem fe­la­ke­ti çek­tim ki ha­ya­tım­da, en çok kork­tu­ğum şey­ler­den bi­ri­dir. Ben en­di­şe­le­rin ada­mı­yım. Yam­yam­la­rın ara­sın­dan ge­li­yo­rum. Ama zel­ze­le de­din mi, elim aya­ğım tut­mu­yor. Çün­kü Var­to zel­ze­le­sin­de, on­dan son­ra Ge­diz zel­ze­le­sin­de, on­dan son­ra Ada­pa­za­rı’nın ilk zel­ze­le­sin­de, ora­lar­da çok pe­ri­şan­lık ya­şa­dım, buğ­day çu­va­lı­nın üze­rin­de yer­de ya­tı­yor­dum, öy­le bir sal­la­dı ki yer­den sı­cak su­lar fış­kı­rı­yor­du. Var­to’da hiç­bir şey kal­ma­mış­tı, tüm her­şey yı­kıl­mış­tı, di­rek­ler kal­mış­tı. Dep­rem ol­du­ğun­da ora­dan ora­ya ko­şu­yor­duk. O sah­ne­ler ge­li­yor ak­lı­ma.
Gü­ney: Ha­ya­tı­nız­da en önem­li an­lar han­gi­le­riy­di?
Ara Gü­ler: Pi­cas­so’yla rö­por­taj ya­pı­yo­rum, onun ya­nı­na gi­di­le­mez, im­ka­nı yok. Wins­ton Churc­hill’le rö­por­taj ya­pı­yo­rum, on­dan son­ra gi­di­yo­rum Bert­rand Rus­sel’le ko­nu­şu­yo­rum… İş­te bu­nun gi­bi bü­yük olay­lar var ha­ya­tım­da…
Gü­ney: Fo­toğ­raf­çı­lık si­zin için bir tut­ku mu, yok­sa sa­de­ce bir iş mi?
Ara Gü­ler: Hem tut­ku, hem iş. Bir in­san ga­ze­te­ci­lik mik­ro­bu­na ya­ka­lan­mış­sa baş­ka hiç­bir iş ya­pa­maz. Ne ban­ka­cı ol­mak is­ter, ne mil­yo­ner ol­mak is­ter… Ga­ze­te­ci­ler sı­ra­dan in­san­la­ra bi­raz yu­ka­rı­dan ba­kar­lar.
Gü­ney: Ne­den öy­le?
Ara Gü­ler: Öy­le­dir iş­te. Bir te­le­fon açar, baş­ba­kan­la gö­rüş­mek is­ti­yo­rum der, gi­der baş­ba­kan­la gö­rü­şür. Nor­mal in­san bu­nu ya­pa­bi­lir mi?
Gü­ney: Bu, ga­ze­te­ci­le­re sı­ra­dan in­san­la­ra yu­ka­rı­dan bak­ma hak­kı mı ve­rir?
Ara Gü­ler: On­lar yu­ka­rı­dan ba­kar­lar abi, öy­le­dir iş­te.
Gü­ney: Ye­ni fo­toğ­ra­fa baş­la­mak is­te­yen genç­le­re ver­mek is­te­di­ği­niz öğüt­ler var mı?
Ara Gü­ler: Evet. İl­kön­ce ne için fo­toğ­raf çek­mek is­ti­yor­lar, bu­nu iyi dü­şün­me­le­ri la­zım. Ru­hu­nu ona kat­ma­sı la­zım. Ona bir ma­na ver­me­dik­ten son­ra, ba­ka­na bir­şey an­lat­ma­ya­cak­sa, bo­şu­na mil­le­tin vak­ti­ni al­ma­sın. İn­sa­nın bir di­ye­ce­ği ol­ma­sı la­zım. Di­ğe­ce­ğin yok­sa, o za­man hiç zah­met et­me, in­san­la­rın za­ma­nı­nı da al­ma. Biz fo­to mu­ha­bir­le­ri –as­lın­da do­kü­man­ter film­ci­ler de öy­le­dir–, ken­di dev­ri­mi­zin gör­sel ta­ri­hi­ni ya­zı­yo­ruz. Ame­ri­ka’da­ki or­ada­ki­ni ya­zı­yor, Ja­pon­ya’da­ki ora­da­ki­ni ya­zı­yor vs. Böy­le­lik­le dün­ya­nın gör­sel ar­şi­vi ya­zıl­mak­ta­dır. Üs­te­lik de fo­toğ­raf ya­lan ko­nuş­ma­yan bir araç­tır. Eğer Al­man­lar bil­mem kaç mil­yon Ya­hu­di’yi öl­dür­düy­se, bu­nun res­mi var­dır.
Gü­ney: Di­ğer ta­raf­tan ger­çek­le­ri çar­pı­tan, ya­lan söy­le­yen fo­toğ­raf­lar da yok mu­dur?
Ara Gü­ler: Dün­ya­da bel­ki 50 bin, 100 bin, bi­le­me­din ya­rım mil­yon fo­toğ­raf­çı var ama ba­na so­rar­san ger­çek­te 10-15 ta­ne fo­toğ­raf­çı var dün­ya­da.
Gü­ney: Siz­ce Tür­ki­ye’de fo­toğ­ra­fa ge­re­ken önem ve­ri­li­yor mu?
Ara Gü­ler: Ve­ril­mi­yor ta­bi ki, ama ör­ne­ğin ser­gi­ler açı­lı­yor ve genç­ler ara­sın­da bom­ba gi­bi ço­cuk­lar var. Ama ona iş ve­re­cek olan adam on­la­rı keş­fe­de­mez.
Gü­ney: Siz öğ­ret­men­lik ya­pı­yor­ mu­su­nuz?
Ara Gü­ler: Be­ni üni­ver­si­te­de ho­ca yap­tı­lar, bir gün git­tim, bir da­ha da git­me­dim. “Be­ni der­hal ko­vun!” de­dim, “Uğ­ra­şa­mam!” de­dim bu­nun­la.
Gü­ney: Za­man açı­sın­dan mı?
Ara Gü­ler: Bur­ada otu­ru­yo­rum ama bir haf­ta son­ra ne ola­cak ben de bil­mi­yo­rum. Bur­ada du­ru­rum, ca­nım sı­kı­lır, dank di­ye Mı­sır’a gi­de­rim, Mı­sır de­ğil de da­ha baş­ka yer­le­re gi­de­rim.
Gü­ney: De­ği­şik sa­nat dal­la­rı ara­sın­da seç­me ola­na­ğı­nız ol­sa yi­ne fo­toğ­raf­çı­lı­ğı mı se­çer­di­niz?
Ara Gü­ler: Ta­bii ki. Ama fo­toğ­raf­çı­lık de­ğil, fo­to mu­ha­bir­li­ği.
Gü­ney: Ne­den me­se­la re­sim sa­na­tı de­ğil de fo­to mu­ha­bir­li­ği?
Ara Gü­ler: Çün­kü bu­nun bir de ga­ze­te­ci­lik ta­ra­fı var. Ör­ne­ğin ben sa­na di­yo­rum ki Ma­da­gas­kar’da 10 bin ki­şi öl­dü­rül­dü. Ha­ber­ci­si ha­be­ri­ni ya­zar. Do­kü­man­ta­ris­ti do­kü­man­ter çe­ker, fo­toğ­raf­çı­sı da fo­toğ­raf çe­ker. Pe­ki bun­lar­dan en çar­pı­cı ola­nı ne­dir? Bir fo­toğ­raf hep­si­ni an­la­tır.
Gü­ney: Söy­le­şi için çok te­şek­kür edi­yo­ruz Sayın Güler…

8 Ara­lık 1999