MERAY ÜLGEN: “Tiyatroya yabancı bir toplumuz!”

Güney der­gi­si­nin bu sa­yı­sın­da­ki söy­le­şi ko­nu­ğu ka­ri­ka­tü­rist, ti­yat­ro yö­net­me­ni, ti­yat­ro oyun­cu­su ve oyun ya­za­rı Me­ray Ül­gen

Söy­le­şi için Ber­lin’de “Ti­yat­rom” ti­yat­ro­sun­da­ki ran­de­vu­ya git­ti­ği­miz­de Me­ray Ül­gen’in sağ­lık du­ru­mu kö­tüy­dü. Bu­na rağ­men bi­zim­le söy­leş­ti. Ken­di­si­ne geç­miş ol­sun de­dik­ten son­ra söy­le­şi­ye geç­tik…

GÜ­NEY: Okur­la­rı­mız si­zi, der­gi­mi­ze çiz­di­ği­niz ka­ri­ka­tür­le­ri­niz­den ta­nı­yor­lar. Fa­kat okur­la­rı­mız Me­ray Ül­gen hak­kın­da ye­ter­li bil­gi­ye sa­hip de­ğil­ler… Bi­ze bi­raz Me­ray Ül­gen’i siz ta­nı­tır mı­sı­nız?
ME­RAY ÜL­GEN: 1941’de Ak­şe­hir’de doğ­dum, ya­ni Nas­red­din Ho­ca’nın mem­le­ke­tin­de… An­nem il­ko­kul, ba­bam or­ta­okul öğ­ret­me­niy­di. Ben kü­çük yaş­lar­day­ken an­nem ke­man çal­mam için çok uğ­raş­tı. Ba­bam ti­yat­ro­ya çok me­rak­lıy­dı. Okul­da öğ­ren­ci­le­riy­le yıl­da iki ta­ne oyun ko­yar­dı. Bir ta­ne­sin­de ben de oy­na­dım. Oyun­lar­da oy­na­yan­lar­dan bir ta­ne­si da­ha son­ra Dev­let Ti­yat­ro­su’nda gö­rev al­dı. ‹ş­te o dö­nem­ler­de ti­yat­ro­ya bir ya­kın­lık duy­muş ola­ca­ğım ki, da­ha son­ra ti­yat­roy­la ha­şır ne­şir ol­dum. Bu ara­da ka­ri­ka­tür de­ni­len ola­yı çok se­vi­yor­dum. De­sen­le kos­ko­ca bir say­fa­da an­la­tı­la­bi­le­cek bir şe­yi an­lat­ma­nın hoş­lu­ğu her­hal­de… Ve­ya kü­çük yaş­lar­da bel­ki ka­ri­ka­tü­rün, çiz­gi­le­rin ben­de ya­rat­tı­ğı hoş­luk be­ni ka­ri­ka­tü­re it­ti. Da­ha son­ra or­ta­okul ikin­ci sı­nıf­ta Ak­şe­hir’den ta­şın­dık. Ba­bam­la an­ne­min ta­yi­ni ‹s­tan­bu­la ya­pıl­dı ve ‹s­tan­bul’a gel­dik. ‹s­tan­bul’da, or­ta­okul ve li­se çağ­la­rın­da pek ti­yat­ro ça­lış­ma­sı ol­ma­dı… Çün­kü oku­du­ğum Ve­fa Li­se­si’nde böy­le bir­şey yok­tu. Li­se son sı­nıf­ta Türk­çe öğ­ret­me­ni­ne git­tim, de­dim ki; “Ba­kın, baş­ka okul­lar­dan bi­ze da­ve­ti­ye ge­li­yor. Li­se bi­tir­me eğ­len­ce­le­ri ya­pı­lı­yor. Mü­sa­me­re­ler dü­zen­le­ni­yor. Aca­ba si­zin ön­cü­lü­ğü­nüz­de son sı­nıf öğ­ren­ci­le­ri ola­rak biz de bir şey yap­sak, bir oyun sah­ne­ye koy­sak ne der­si­niz?”. Pek kız­mış­tı ba­na… Gi­din ders­le­ri­ni­ze ça­lı­şın de­miş­ti. Kü­çük yaş­lar­da ti­yat­ro­yu çok sev­di­ğim için, ki­mi ti­yat­ro­lar ge­lir­di, on­la­ra gi­der­dim. Li­se çağ­la­rın­da ben ti­yat­ro ya­pa­ma­dım ama, ar­ka­daş­la­rı or­ga­ni­ze edip on­la­rı ti­yat­ro­ya gö­tü­rür­düm. Kü­çük Sah­ne’ye, fie­hir Ti­yat­ro­su’na vs. Her ney­se, üni­ver­si­te çağ­la­rın­da ba­ba­mın öğ­ren­ci­siy­le pat di­ye kar­şı­laş­tık. O ti­yat­ro ya­pı­yor­muş. Be­ni ti­yat­ro yap­mak için ça­ğır­dı. Ben or­ta­okul­da oy­na­dı­ğım iki oyun­dan son­ra üni­ver­si­te çağ­la­rın­da ama­tör kü­çük bir gru­ba gir­miş ol­dum. O za­man­la­rı dü­şü­nün­ce, “Hoş­muş me­ğer­se… Çok gü­zel­miş, bi­zim genç­li­ği­miz!” di­yo­rum. fiim­di­ki genç­le­ri gö­rün­ce çok üzü­lü­yo­rum. Çün­kü, ör­ne­ğin Tek­nik Üni­ver­si­te Ti­yat­ro­su di­ye bir ti­yat­ro var­dı. Ora­dan pek çok ün­lü oyun­cu çık­tı. fiu an­da hâ­lâ oy­nu­yor­lar, yö­net­men ol­du­lar. TÜ, bel­li bir büt­çe ayı­rı­yor­du her yıl, ora­da ti­yat­ro ya­pıl­sın di­ye ve ora­da bir öğ­ren­ci der­ne­ği var­dı, TÜ’de. Bu öğ­ren­ci der­ne­ği, o za­man­lar, 1960-61 yıl­la­rın­da, ha­tır­la­dı­ğım ka­da­rıy­la beş­bin li­ra gi­bi bir büt­çe­le­ri var­dı ve bu o gü­nün şart­la­rın­da çok iyi bir pa­ray­dı. Bir oyun çı­ka­bi­li­yor­du bu pa­ray­la. fiim­di o üni­ver­si­te­le­ri med­re­se­leş­tir­me­ye ça­lı­şı­yor­lar. Ve ama­tör çok gü­zel ti­yat­ro­lar var­dı. Sa­de­ce TÜT de­ğil, baş­ka özel ti­yat­ro­lar da var­dı ve bu ti­yat­ro­lar­da ye­ti­şen­ler bu­gün Tür­ki­ye’de hâ­lâ sa­yı­lı ti­yat­ro­lar­da oyun­cu ve­ya yö­net­men ola­rak ça­lı­şı­yor­lar. Bun­la­rın “Türk Ti­yat­ro­su”­na kat­kı­la­rı ol­du. Bir re­ji­sör ar­ka­daş­la ko­nuş­tu­ğu­muz­da, “Çok ge­ri­le­dik” de­miş­tim. O da şu­nu söy­le­miş­ti: “Ar­tık ama­tör ti­yat­ro­lar kay­bol­du. Ora­dan ele­man gel­mi­yor”. Kon­ser­va­tu­ar­lar­dan ge­len­ler­le bu iş yü­rü­mü­yor. Bi­ri­si çok is­te­ye­rek ve kar­şı­lık bek­le­me­den ya­pı­yor; di­ğe­ri mes­lek ola­rak se­çip son­ra­dan ben han­gi da­ire­ye ka­pa­ğı ata­rım di­ye ba­kı­yor. Da­ire di­yo­rum, çün­kü Dev­let Ti­yat­ro­su oyun­la­rı­nı sey­ret­ti­ği­niz za­man bir sü­rü me­mur zih­ni­yet­li oyun­cu­lar gö­rü­yor­su­nuz. Hep­si için de­mi­yo­rum ama, bü­yük bir kıs­mı öy­le.
Ama­tör ti­yat­ro­lar 50’li, 60’lı yıl­lar­da ya­şa­ya­bil­di­ler. Son­ra ­da ege­men güç­ler bak­tı­lar ki, ti­yat­ro ya­pan in­san­lar, ti­yat­ro ya­pa­rak baş­ka in­san­la­rı uyan­dı­ra­bi­li­yor­lar. Ya­vaş ya­vaş ‘na­sıl yok ede­ri­z’i dü­şün­dü­ler ve yok et­ti­ler de… Bir 12 Mart, bir 12 Ey­lül, bü­tün bu gü­zel­lik­le­rin hep­si­ni mah­vet­ti, yo­ket­ti.
60’lı yıl­la­rın baş­la­rın­da iki ta­ne öğ­ren­ci ku­ru­lu­şu var­dı. Bi­ri­si Tür­ki­ye Mil­li Ta­le­be Fe­de­ras­yo­nu, di­ğe­ri Mil­li Türk Ta­le­be Bir­li­ği. MTTB sağ­cı­la­rın elin­dey­di, di­ğe­ri sol­cu­la­rın elin­dey­di. TMTF her yıl ulus­la­ra­ra­sı-ün­ver­si­te­le­ra­ra­sı bir fes­ti­val dü­zen­li­yor­du. Bu fes­ti­va­le dün­ya­nın her ta­ra­fın­dan üni­ver­si­te öğ­ren­ci­le­ri, ti­yat­ro, or­kest­ra, folk­lor, halk dans­la­rı gi­bi et­kin­lik­ler­le ge­li­yor­lar­dı. Et­kin­lik tem­muz, ağus­tos ay­la­rın­da üç haf­ta ka­dar sü­rü­yor­du. ‹s­tan­bul’da müt­hiş bir kül­tür şen­li­ği olu­yor­du. Yaz ay­la­rın­da fie­hir Ti­yat­ro­la­rı ve di­ğer ti­yat­ro­lar ka­pa­lı ol­du­ğun­dan, fes­ti­val sa­ye­sin­de her sah­ne­de de­ği­şik gün­ler, de­ği­şik oyun­lar sah­ne­le­nir­di. Biz, ye­ti­şe­bil­di­ği­miz ka­da­rıy­la bi­ri­sin­den çı­kıp di­ğe­ri­ne ko­şar­dık. Fes­ti­val bo­yun­ca her sa­bah “Sah­ne Ka­pı­sı” is­min­de bir de der­gi çı­kar­dı. Ora­da bir gün ön­ce ya­pı­lan oyun­lar hak­kın­da bil­gi­ler ve­ri­lir, oyun­cu­lar ve­ya re­ji­sör­ler­le ya­pı­lan ko­nuş­ma­lar, tar­tış­ma­lar bir son­ra­ki gün ga­ze­te­de çı­kar­dı. fiim­di dü­şü­ne­bi­li­yor mu­su­nuz, dün­ya­nın her ya­nın­da gen­ce­cik, pı­rıl pı­rıl in­san­lar ge­li­yor bir kül­tür gü­zel­li­ği ha­lin­de, üç haf­ta bo­yun­ca bir­çok et­kin­lik­le ‹s­tan­bul çok baş­ka bir dün­ya­ya gi­rip çı­kı­yor­du. Ben bun­la­rı gör­dü­ğüm için çok mut­lu­yum. fiim­di bun­la­rı gö­re­mi­yor­su­nuz. Sa­de­ce çok pro­fes­yo­nel­ce ya­pı­lan bir ‹s­tan­bul Fes­ti­va­li var. Gü­zel­dir ama, öte­ki çok bam­baş­ka bir­şey­di. An­la­ta­mam o gü­zel­li­ği. Bir açı­lış ya­pı­lı­yor­du ör­ne­ğin, müt­hiş bir şen­lik­le ge­çit res­mi ya­pı­lır­dı. Kar­na­val esp­ri­sin­de. Her grup, ulu­sal kı­ya­fet­le­riy­le halk dans­la­rı top­lu­luk­la­rı, mask­la­rıy­la ti­yat­ro­cu­lar vb. Bun­la­rın hep­si üni­ver­si­te öğ­ren­ci­le­riy­di. Ben de ‹TÜ adı­na üç kez ka­tıl­dım, oyun­lar oy­na­dık. Son­ra üç dört yıl son­ra ge­ne bi­ri­le­ri bir­şey­ler yap­tı ve o işi ka­pat­tı­lar, bit­ti. O gü­zel­lik­le­ri ve çok zor el­de edi­len bir­ta­kım hak­la­rı bir an­da yo­ket­ti­ler. fiim­di ni­ye böy­le­yiz so­ru­su­nu so­rar­ken geç­mi­şe dö­nüp bir bak­mak ge­re­ki­yor. Kit­le­sel ay­dın­lan­ma­ya yö­ne­lik tüm gü­zel et­kin­lik­ler ege­men­le­ri kor­ku­tu­yor. ‹lk fır­sat­ta ez­me­ye ça­lı­şı­yor­lar. Ve be­ce­ri­yor­lar da. Köy Enis­tü­tü­le­ri­nin ka­pa­tıl­ma­sın­da ol­du­ğu gi­bi ör­ne­ğin. So­nuç: Or­ta­lık­ta ce­ha­let, bil­gi­siz­lik kol ge­zi­yor…
GÜ­NEY: Yö­net­men­li­ğe na­sıl baş­la­dı­nız?
ME­RAY ÜL­GEN: Ben ama­tör ti­yat­ro­lar­da ça­lış­tım, pro­fes­yo­nel, ya­rıp­ro­fes­yo­nel ti­yat­ro­lar­da ça­lış­tım. Tür­ki­ye’de 60’lı yıl­la­rın or­ta­la­rın­day­dı ga­li­ba, TÖS ilk de­fa bir ti­yat­ro kur­du. Sen­di­ka­nın ba­şın­da o sı­ra­lar­da Fa­kir Bay­kurt var­dı. Bu ti­yat­ro­nun ama­cı şuy­du: fie­hir şe­hir do­la­şa­ca­ğız –tur­ne ti­yat­ro­su– in­san­la­ra ti­yat­ro­yu gö­tü­re­ce­ğiz. Çok ide­alist­çe baş­lan­mış bir olay­dı. 26 ki­şi­lik bir grup oluş­tur­duk. Ören’de öğ­ret­men din­len­me ev­le­ri var­dı, git­tik ora­da oyu­nu­mu­zu ha­zır­la­dık, prö­mi­ye­ri yap­tık. TÖS’ün her ka­sa­ba ve­ya şe­hir­de şu­be­le­ri var. Bun­lar ken­di şe­hir­le­rin­de or­ga­ni­ze ya­pa­cak­lar­dı. Ana ka­de­me olan mer­kez de bi­zim tur­ne­yi ör­güt­le­ye­cek­ti, biz de oto­bü­sü­mü­ze at­la­yıp şe­hir şe­hir do­la­şa­cak, oyu­nu­mu­zu oy­na­ya­cak­tık. Son­ra or­ta­ya çık­tı ki, hiç bir­şey ör­güt­le­me­miş­ler. Ser­met Ça­ğan’dı re­ji­sö­rü­müz ve “Ayak Ba­cak Fab­ri­ka­sı”nı oy­nu­yor­duk. “Ar­ka­daş­lar” de­di Ser­met Ça­ğan, “Siz­le­re kö­tü bir ha­be­rim var, ma­ale­sef hiç bir­şey ör­güt­len­me­miş. fiu an­da prog­ram­da ne­re­ye gi­de­ce­ği­miz bel­li de­ğil. O yüz­den de oyun­la­rı bir­kaç haf­ta­lı­ğı­na dur­du­ru­yo­ruz. Her­ke­se bir gö­rev ve­re­ce­ğim, her­ke­si bir şe­hi­re gön­de­re­ce­ğim.” Biz ay­rı ay­rı şe­hir­le­re git­tik ve TÖS’ün o şe­hir­de bu­lu­nan şu­be­siy­le gö­rü­şüp oyun­la­rı or­ga­ni­ze et­tik. Bir haf­ta on gün son­ra Bar­tın’da bu­luş­tuk. Bar­tın’da oy­na­dık. Son­ra kı­yı kı­yı Ka­ra­de­niz’i do­laş­tık. Er­zu­rum’a ka­dar git­tik. Er­zin­can, Si­vas, ora­dan aşa­ğı­la­ra in­dik. Ada­na, Mer­sin, Si­lif­ke, Ak­şe­hir, ‹z­mir… üç ay sü­ren bir tur­ne yap­tık. Son­ra yü­rü­me­di. Son­ra bir­kaç oyun da­ha çı­kar­dı­lar ama yü­rü­me­di…
Bir dö­nem son­ra bak­tım ki, Tür­ki­ye’de bir­ta­kım in­san­lar ti­yat­ro ya­pı­yor­lar, ai­le­le­ri zen­gin. Mad­di so­run­la­rı yok. Ve­ya bir­ta­kım in­san­lar ti­yat­ro yap­mak is­ti­yor, ken­di­ni ga­ran­ti­ye al­ma­ya ça­lı­şı­yor. Ya şe­hir ti­yat­ro­su­na, ya dev­let ti­yat­ro­su­na gir­me­ye ça­lı­şı­yor. Ora­ya gi­rin­ce her ay ma­aşı­nı alı­yor. Oy­na­sa da ma­aş ge­li­yor, oy­na­ma­sa da. Ama­tör ti­yat­ro­lar ger­çek­ten ti­yat­ro yap­mak is­ti­yor­lar, çır­pı­nı­yor­lar üç ku­ru­şa ne ya­pa­bi­li­riz di­ye, son­ra ta­bii yü­rü­me­yin­ce ba­tı­yor­lar. ‹ş­te ben o hen­gâ­me­ler için­de –as­ker­den dön­müş­tüm– ça­lış­mam la­zım. Ken­ter­ler oyun­cu arı­yor­lar­mış, ka­la­ba­lık bir oyun için… Ser­met Ça­ğan, “Git, bir mü­ra­ca­at et” de­di. Git­tim. Ge­len­le­rin bir ço­ğu ço­luk ço­luk. Ama zen­gin ai­le­nin ço­cuk­la­rı. O dö­nem­de, 65-66 yıl­la­rın­da ge­çi­ne­bil­mem için, ev­den kal­kıp ti­yat­ro­ya, ti­yat­ro­dan kal­kıp eve git­mek için 300 li­ra­ya ih­ti­ya­cım var. Ben 500 li­ra is­te­dim ay­lık. Çok gel­di. Ba­bam ve­fat et­miş­ti, an­nem de öğ­ret­men­lik ya­pı­yor; “An­ne, pa­ra ver, ben ti­yat­ro ya­pa­ca­ğım”a dö­ne­cek­ti iş. Ol­ma­dı. Ben pa­ra ka­zan­mak için çe­şit­li iş­le­re gir­dim. Ör­ne­ğin, bir otel ya­tak­la­rı fab­ri­ka­sın­da sa­tış şef­li­ği yap­tım. Sev­me­dim o işi. Bir ban­ka­ya gi­re­cek­tim, is­te­me­dim. Çok eğ­len­ce­li bir Ba­bı­ali işi­ne gir­dim. Say­fa dü­zen­le­me­si yap­tım bir an­sik­lo­pe­di­de. Son­ra “Ya bir dı­şa­rı­ya çık­sak, bir uf­ku­muz ge­niş­le­se…” de­dim. Al­man­ya’da çok es­ki bir ar­ka­da­şım var­dı. O da gel fi­lan de­di. Pa­sa­por­tu­mu al­dım gel­dim. O sı­ra­lar tu­rist ola­rak çok ra­hat ge­li­yor­du­nuz, üç ay oto­ma­tik­man ka­la­bi­li­yor­du­nuz. Son­ra dok­to­ra yap­mak için mü­ra­ca­at et­tim.
Ben ‹k­ti­sa­di ve Ti­ca­ri ‹lim­ler Aka­de­mi­si’nden me­zun ol­dum. Be­nim­le bağ­daş­ma­yan bir iş… Üni­ver­si­te­ye gir­mem de çok il­ginç… Be­nim li­se­den me­zun ol­du­ğum yıl üni­ver­si­te­ye de­re­ce ile al­ma­ya baş­la­dı­lar. Sı­nav yok­tu. Li­se bi­tir­me not­la­rı­nı­zın or­ta­la­ma­sıy­la gi­re­cek­ti­niz bir­yer­le­re. Gir­mek is­te­di­ği­niz yer­le­re ta­lep yük­sek olur­sa ta­bii ki not­lar yük­se­li­yor­du. Be­nim not or­ta­la­mam 7,2 ve­ya 7,3’tü. Be­nim is­te­di­ğim bö­lü­me de 7,8’le gir­di­ler. Hoş bir­şey ol­du. Li­se bi­tir­me­ler­de as­ker­lik sı­na­vı­na gir­dim. Üç ta­ne yük­sek rüt­be­li su­bay bi­zi sı­nav­dan ge­çi­ri­yor. Öğ­ret­men­li­ği­mi­zi ya­pan yüz­ba­şı ve­ya bin­ba­şı tam ha­tır­la­mı­yo­rum, ben gi­rin­ce, “Çok iyi bir ta­le­bem gel­di” de­yip be­ni ta­nış­tır­dı. Ka­ra Kuv­vet­le­ri, De­niz ve Ha­va Kuv­vet­le­ri’nin da­ğı­lı­mı var­dı. Ben­den ön­ce sı­na­va gi­ren ar­ka­da­şa da bu da­ğı­lım­dan bi­ri­nin de­va­mı­nı çiz­me­le­ri­ni is­te­miş­ler ama o de­va­mı­nı ge­ti­re­me­miş. Her ney­se be­nim so­ru­lar sı­na­vı bi­ti­rip çık­tım. Di­ğer ar­ka­daş da bi­raz üz­gün çık­mış­tı. Pek iyi geç­me­miş. Ney­se kar­ne­le­ri al­dık. Ben­den bir ön­ce ol­du­ğu için o alıp bak­tı kar­ne­si­ne, bir “Ola­maz!” se­si gel­di. Ben de bak­tım ve ben de “Ola­maz!” de­dim. O ben­den ön­ce sı­na­va gir­di­ği için be­nim no­tu­mu ona, onun no­tu­nu ba­na at­mış­lar. Sı­nıf­ta bı­rak­sa­lar işi­me ya­ra­ya­cak ama her Türk ço­cu­ğu­nun hak­kı “beş”tir de­miş­ler ve ona da “on” nu­ma­ra ver­miş­ler. Di­ye­cek­si­niz ki, n’olur? ‹ş­te o yıl “0,2”ler önem­li ol­du. Ben ar­ka­da­şa söy­le­dim, de­dim ki, “Ku­su­ra bak­ma, ben mu­avi­ne söy­le­ye­ce­ğim. Bu sı­nav no­tu­nun de­ğiş­ti­ril­me­si ge­re­ki­yor.” Mu­avi­ne git­tim. An­lat­tım. “Me­ray” de­di, “Çok zor. On­lar şim­di bir­lik­le­ri­ne git­ti. fiim­di bun­la­rı to­par­lı­ya­cak­sın, mek­tup­lar ya­zı­la­cak, bu üç ta­ne su­bay ge­le­cek, top­lan­tı ya­pa­cak­lar, ara­la­rın­da ka­rar ve­re­cek­ler ki, ‘ha­ki­ka­ten böy­le bir ha­ta ol­muş­tur’, son­ra se­ni ça­ğı­ra­cak­lar, ye­ni­den sı­nav­dan ge­çi­re­cek­ler… Ki bu ay­lar sü­rer, sen bı­rak bu işi…” “Ama ho­cam” de­dim, “Not­lar­la gi­ri­li­yor, o pu­an­la­ra ih­ti­ya­cım var…”. Ol­ma­dı! Vel­ha­sıl, ben yaz­dı­ğım yer­le­rin hiç­bi­ri­si­ne gi­re­me­dim. Bir de ta­bii şöy­le bir şey var­dı: Ana­do­lu’dan öy­le yük­sek not­lar­la gel­di­ler ki öğ­ren­ci­ler… Me­se­la dört öğ­ret­men­le­ri yok. Öğ­ret­me­ni ol­ma­yan ders­ler­den on al­mış gel­miş­ler…
GÜ­NEY: Pe­ki siz han­gi bö­lü­mü is­te­miş­ti­niz?
ME­RAY ÜL­GEN: Ye­tiş­ti­ril­me tar­zı­mı­za gö­re, o an­da ne re­vaç­tay­sa! Az ön­ce be­nim an­lat­tı­ğım üni­ver­si­te­ye gi­riş ‹s­tan­bul Üni­ver­si­te­si için ge­çer­liy­di. Tek­nik Üni­ver­si­te’ye sı­nav­la gi­ri­li­yor­du. O za­man­lar re­vaç­tay­dı, her­kes ‹n­şa­at Fa­kül­te­si’ni yaz­dı. Ben de yaz­dım. Ni­ye yaz­dı­ğı­mı ben de bil­mi­yo­rum. Ama mo­da! Genç­ler ara­sın­da mo­da… Her­kes ‹n­şa­at Fa­kül­te­si’­ni ya­zı­yor. Di­ye­lim ki yüz ki­şi alı­na­cak, üç bin ki­şi mü­ra­ca­at edi­yor; so­nuç­ta gi­riş zor­la­şı­yor. Ama ben en çok mi­mar­lı­ğı is­ti­yor­dum, ol­ma­dı. Je­ofi­zi­ği is­te­dim, ol­ma­dı. Bil­di­ği­miz­den de­ğil. Kim­se bi­zi bil­gi­len­dir­mi­yor­du. Bu oku­lu ya da şu oku­lu bi­ti­rin­ce ne olu­yor­sun? Ede­bi­ya­tı sev­di­ğim hal­de git­me­dim. So­nun­da ede­bi­yat öğ­ret­me­ni olur­sun de­di­ler ba­na. Ba­bam za­ten ede­bi­yat öğ­ret­me­niy­di. Ha­yır öğ­ret­men­lik de fe­na de­ğil ama… Ama, ör­ne­ğin bu­ra­da, Al­man­ya’da da­ha kü­çük yaş­lar­da baş­lı­yor­lar ço­cu­ğun ka­bi­li­ye­ti­ne gö­re yön­len­dir­me­ye…
Je­ofi­zik ho­şu­ma git­miş­ti, onu yaz­dım ama as­ker­lik der­sin­de­ki be­şim on ol­say­dı gir­miş­tim. Ar­tık Dev­let Su ‹ş­le­ri’nde mi yok­sa ma­den­de mi ça­lı­şa­cak­tım bil­mi­yo­rum ama emek­li ol­muş­tum şim­di…
‹k­ti­sa­di ve Ti­ca­ri ‹lim­ler Aka­de­mi­si’nde gi­ri­şim de şöy­le ol­du. O za­man­ki is­mi bi­raz de­ği­şik­ti. Bir ar­ka­da­şım var­dı. Gel­di de­di ki, “Ya­hu se­nin ce­bi­rin iyi­dir, gel bir­lik­te gi­re­lim, sen ba­na ma­te­ma­tik­te yar­dım­cı ol.” Hiç ni­ye­tim yok­tu ama gir­dim, ben ona yar­dım et­tim… Ken­di ka­ğı­dı­mı da dol­dur­dum, onun ka­ğı­dı­nı da dol­dur­dum. Her iki­miz de ka­zan­dık. Sev­me­yin­ce bu se­fer ti­yat­ro­ya baş­la­dım. Son­ra Al­man­ya’ya gel­dim. Üç ay ka­lıp dön­me­yi dü­şü­nü­yor­dum as­lın­da. Tür­ki­ye’de sı­fır­dan baş­la­ya­cak­tım. Gi­de­rek kal­ma du­ru­mu çık­tı. Ni­ya­zi Tur­gay be­ni ça­ğı­ra­rak, “Bir Türk ti­yat­ro­su ku­rul­ma­sı için bir öne­ri­de bu­lun­du. “Zor” de­dim. fiart­lar ne? Hiç­bir şey yok. Pa­ha­lı bir olay, oyun­cu yok, pa­ra yok, pul yok… Son­ra bir ar­ka­daş var­dı: En­gin Ak­çe­lik… fie­hir Ti­yat­ro­la­rın­dan. Ge­çi­ne­mi­yor­muş, bu­ra­ya gel­miş. Bir me­tal fab­ri­ka­sın­da ça­lı­şı­yor­du. Ona git­tim, böy­le bir tek­lif gel­di, ben red­det­tim de­dim. “Aman” de­di, “na­sıl ya­par­sın, ya­pa­lım bu işi!” “En­gin” de­dim, “hiç bir ola­nak yok!”. “Aman bir baş­la­ya­lım” de­di, bel­ki ge­lir ar­ka­sı…”
Er­te­si gün git­tim, “Ta­mam, biz ya­pı­yo­ruz bu işi” de­dim. “Ta­nı­dı­ğım bir­kaç ki­şi da­ha var, ben sa­na eki­bi ku­ra­ca­ğım” de­di. 7-8 ki­şi ol­duk. Volks­hochsc­hu­le Kre­uz­berg’de (Kre­uz­berg Halk Yük­sek Oku­lu) baş­la­dık biz. O za­man­ki adı­mız “Ber­lin Oyun­cu­la­rı” idi. Hiç ­bir­şe­yi­miz yok­tu. Ben Volks­hochsc­hu­le’de ders ve­ri­yor gö­rü­nü­yo­rdum. Ora­dan ge­len öğ­ret­men­lik pa­ra­sı­nı ben ti­yat­ro ka­sa­sı­na ak­ta­rı­yo­rdum. O bi­zim de­kor ve kos­tüm pa­ra­mız ol­du. Böy­le­ce biz baş­la­dık. ‹ki oyun çı­ka­ra­cak­tık. Bir ta­ne­si Aziz Ne­sin’in “De­mok­ra­si Ge­mi­si”; di­ğe­ri Brecht’in “Ku­ral­la Ku­ral­dı­şı”. Bu­nun ne­de­ni, Türk ya­za­rın­dan bir oyun, Al­man ya­za­rın­dan bir oyun… Son­ra bi­zim ar­ka­daş­lar Brecht’in oyu­nu için “va­tan­daş­lar ta­ra­fın­dan sı­kı­cı bu­lu­nur” de­di­ler. Bu yüz­den Brecht’in oyu­nu­nu ip­tal et­tik. Sa­de­ce “De­mok­ra­si Ge­mi­si”yle baş­la­dık. Bu oyu­nu haf­ta­da bir oy­nu­yor­duk. Bir tur­ne yap­tık. Bu ara­da VHS’nin ça­tı ka­tın­da bir oda­nın bo­şal­dı­ğı­nı öğ­ren­dik. Ora­yı biz ta­mir et­tik. 40 ki­şi­lik bir oda ti­yat­ro­su yap­tık. Ora­da ikin­ci oyu­nu­mu­zu çı­kar­dık. Çok gü­zel­di, çok sev­di­ği­miz bir şey­di. Ger­çi mil­let beş ka­tı ne­fes ne­fe­se çı­kı­yor­du ama…
Da­ha son­ra “Scha­ubüh­ne” ma­ce­ra­sı baş­la­dı. Bir­kaç yıl da o sür­dü. Son­ra Köln’e git­tim. Ni­ya­zi Tur­gay “Ber­lin Oyun­cu­la­rı”nı tek­rar can­lan­dır­mak is­te­miş. Bu ara­da Çe­tin ‹pek­ka­ya’yı ça­ğır­mış­lar. Ona ben­den bah­set­miş­ler. O gel­di be­ni bul­du Köln’de. Ben na­sıl ge­le­yim de­dim. Büt­çe­yi fi­lan sor­dum, bi­raz büt­çe çı­ka­cak… Ti­yat­ro­nun adı ne ola­cak? Dü­şün­me­ye baş­la­dık. Ben “Ber­lin Oyun­cu­la­rı”nın de­va­mı ol­sun di­ye ay­nı is­mi öner­dim ama ol­ma­dı o… ‹n­san­lar be­nim­se­sin, bi­ze ait ti­yat­ro, ti­yat­ro­muz der­ken “Ti­yat­rom”… ‹ş­te bu ti­yat­ro­nun is­mi o gün Köln’de ko­nul­du. Son­ra gel­dim ben bir bir­bu­çuk se­ne ka­dar ça­lış­tım. Köln’dey­ken “Ar­ka­daş Der­ne­ği”nde­ki ar­ka­daş­lar­la ta­nış­mış­tım. On­lar da ora­da ti­yat­ro yap­mak is­ti­yor­lar­mış. Bir, bir­bu­çuk se­ne son­ra tek­lif gel­di. fiart­lar da uy­gun gel­di ba­na. Git­tim. Ora­da “Ar­ka­daş Ti­yat­ro­su”nu kur­duk. Ama yer uy­gun de­ğil­di. Bir bod­rum ka­tın­da kü­çü­cük bir oda, kü­çük bir sa­lon ve bir ida­re oda­sı var­dı. Her ney­se, bu zor şart­lar al­tın­da “Ne ya­pa­lım?” der­ken ben “De­mok­ra­si Ge­mi­si”ni çı­kar­dım ora­da. Bir ba­kı­ma en ra­hat oyun oy­du çün­kü. Da­ha son­ra bü­yük­çe bir ka­ta ta­şı­nıl­dı. Ora­da dört-beş yıl ka­lıp ça­lış­tım. So­nun­da ora­dan bir ekip­le ay­rı­lıp Wup­per Ti­yat­ro­su’nu kur­duk. Ve­dat Erin­cin, Li­lay Erin­cin, Bar­ba­ra Krott ve ben. Bir­çok güç­lük­ler için­de kur­du­ğu­muz bu ti­yat­ro­muz sü­rü­yor hâ­lâ… De­ği­şik bir­şey­ler ya­pa­lım de­dik… Hem Tür­ki­ye­li ya­zar­la­rın oyun­la­rı­nı Al­man top­lu­mu­na ta­nı­ta­lım, hem de bi­zim se­yir­ci­le­ri­mi­ze baş­ka dil­de ya­zıl­mış oyun­la­rı ta­nı­ta­lım is­te­dik. Ve şu an­da Al­man­ya’da ya­şa­yan Tür­ki­ye­li in­san­la­rı da il­gi­len­di­ren oyun­la­rı seç­tik. Me­se­la çok hoş bir oyun var­dı. “Über die Gren­ze / Sı­nır­la­rın Öte­si”… Ha­nif Ku­re­is­hi’nin bir oyu­nu… Ba­ba­sı Pa­kis­tan­lı, an­ne­si ‹n­gi­liz. Ora­da, ‹n­gil­te­re’de doğ­muş… Oyu­nun ya­pı­sı Al­man­ya’da kar­şı­la­şı­lan olay­la­ra o ka­dar çok ben­zi­yor­du ki, san­ki oyun Al­man­ya’da ya­şa­yan ya­ban­cı­la­rı an­la­tı­yor­du. Ken­di yaz­dı­ğı­mız oyun­lar ol­du. Özel­lik­le ço­cuk oyun­la­rı… Ben ve Ve­dat (Ve­dat Erin­cin / BN) ço­cuk oyun­la­rı da ya­zı­yo­ruz. Bu ti­yat­ro­yu kur­duk ama mad­di güç­lük­ler­le çok kar­şı­laş­tık. Ör­ne­ğin Bar­ba­ra Krott, ki ken­di­si kos­tüm­cü­müz, de­kor­cu­muz ve dra­ma­turg­lu­ğu­nu ya­pı­yor ti­yat­ro­nun, baş­ka yer­ler­de ça­lı­şıp bi­zim ti­yat­ro­mu­zu des­tek­li­yor. Ben ve di­ğer ar­ka­daş­lar da baş­ka yer­ler­de ça­lı­şıp mad­di ola­nak­la­rı­mı­zı ti­yat­ro için se­fer­ber edi­yo­ruz. Yü­rü­tü­yo­ruz ama ağır ak­sak yü­rü­yor. Eğer yar­dım vs. ala­bil­sey­dik o ti­yat­ro çok baş­ka yer­ler­de olur­du. Ay­rı­ca ken­di­mi­ze ait bir ti­yat­ro sa­lo­nu­muz da ol­ma­dı. Bir ara dü­şün­dük ama ol­ma­dı, bi­zim al­tın­dan kal­ka­ma­ya­ca­ğı­mız bü­yük pa­ra­lar ge­re­ki­yor­du. Bü­tün bu güç­lük­le­re rağ­men “Wup­per The­ater” ti­yat­ro­se­ven in­san­lar ara­sın­da say­gın bir yer edin­miş du­rum­da. ‹s­viç­re­li, Al­man, Ar­jan­tin­li bir di­zi ti­yat­ro­cu ar­ka­daş Wup­per The­ater’e kat­kı­da bu­lun­du, bu­lu­nu­yor. Bu kuş­ku­suz çok olum­lu, se­vin­di­ri­ci bir ge­liş­me.
Son­ra ben ara­da sı­ra­da ge­lip Ber­lin’de çe­şit­li oyun­lar­da yö­net­men­lik yap­tım, oyun­lar oy­na­dım. Ör­ne­ğin “Sa­kın­ca­lı Pi­ya­de”de Uğur Mum­cu’yu oy­na­dım. “Re­sim­li Os­man­lı Ta­ri­hi” sah­ne­ye koy­du­ğum oyun­lar­dan bi­ri­si… Son­ra be­ni tek­rar Ber­lin’e, Ti­yat­rom’a ça­ğır­dı­lar. Za­ten es­ki ku­ru­cu­lar­dan ol­du­ğum için… Bu­ra­da ön­ce ko­lek­tif bir­şey­ler yap­ma­ya ça­lış­tı­lar ol­ma­dı; Tür­ki­ye’den uzak­tan ku­man­day­la yö­net­me­ye kalk­tı­lar ol­ma­dı… Vel­ha­sıl son­ra ben gel­dim. Çe­şit­li so­run­lar­la dev­ral­dı­ğı­mız ti­yat­ro­da ön­ce­lik­le kaç­mış bir se­yir­ci­yi ye­ni­den to­par­la­ma­ya ça­lış­tık. Kad­ro­da bir­ta­kım de­ği­şik­lik­ler ya­pıl­dı. Her oyun için baş­ka bir kad­ro kur­ma ola­na­ğı el­de ede­bil­dik. Bu du­rum dı­şar­da oy­na­mak is­te­yen genç ar­ka­daş­lar için yer aç­ma ola­na­ğı da sağ­la­dı.
GÜ­NEY: Ti­yat­rom bu yıl 15. ku­ru­luş yıl­dö­nü­mü­nü kut­lu­yor. Ne tür et­kin­lik­ler plan­la­dı­nız? Kut­la­ma prog­ra­mı­nız na­sıl?
ME­RAY ÜL­GEN: Bu­ra­da Di­ya­log isim­li bir ti­yat­ro gru­bu var. Ki­mi yar­dım­lar­la ya­şa­dı. An­cak son­ra bu yar­dım­lar ke­sil­di. Dört yıl­dır da fes­ti­val dü­zen­li­yor­lar. Ge­çen yıl sa­lo­nu­mu­zu ver­dik; et­kin­lik­le­ri­nin bir bö­lü­mü­nü Ti­yat­rom’da, bir bö­lü­mü­nü Ball­ha­us’da yap­tı­lar. Bu yıl 15. ku­ru­luş yıl­dö­nü­mü­mü­zü kut­la­ma esp­ri­si için­de or­tak et­kin­lik dü­zen­li­yo­ruz. 30 Ey­lül-23 Ekim ta­rih­le­ri ara­sın­da ya­pı­la­cak et­kin­lik­le­ri­mi­zin bir kıs­mı bu­ra­da, bir kıs­mı da Ball­ha­us’da ola­cak. Tür­ki­ye’den mi­sa­fir­ler ge­li­yor, onur ko­nuk­la­rı­mız ge­li­yor, mi­sa­fir oyun­lar ge­li­yor. Bi­zim iki ta­ne üs­tüs­te prö­mi­ye­ri­miz var. Bir ta­ne­si Aziz Ne­sin’in “Ha­di Öl­dür­se­ne Ca­ni­kom”, di­ğe­ri Gün­gör Dil­men’in “Ben, Ana­do­lu”… Kon­ser­ler var. Ve­dat Erin­cin bu yıl yi­tir­di­ği­miz ‘Can Yü­cel’in “fii­ir Ala­yı” ki­ta­bın­dan ken­di oyun­laş­tır­dı­ğı bir oyu­nu su­na­cak. “Ali Ba­ba ve Kırk Ha­ra­mi­ler”, “Ley­lek Sul­tan”, ”Hoş Gel­din Jes­si­ca” ad­lı ço­cuk oyun­la­rı su­nu­la­cak. “Tür­ki­ye’den bir di­zi ko­nuk var… Ör­ne­ğin; Di­yar­ba­kır Dev­let Ti­yat­ro­su, Na­zım Hik­met’in “Yol­cu” oyu­nuy­la ge­li­yor. Yi­ne Na­zım Hik­met’in “‹n­san­la­rım” oyu­nu­nu Gen­co Er­kal oy­na­ya­cak. “Azın­lık­ta Kal­dık” oyu­nuy­la Uğur Yü­cel bi­zim­le ola­cak… Ay­rı­ca kon­fe­rans­lar, oku­ma­lar, de­ği­şik dil­ler­de ve tür­ler­de ti­yat­ro gös­te­ri­le­ri ola­cak.
GÜ­NEY: Si­zin ti­yat­ro ala­nın­da­ki ça­lış­ma­la­rı­nız ka­ri­ka­tür ala­nın­da­ki ça­lış­ma­la­rı­nız­dan çok da­ha faz­la öne çı­kı­yor. Biz, si­zin ka­ri­ka­tür ala­nın­da­ki ça­lış­ma­la­rı­nı­zı da öğ­ren­mek is­ti­yo­ruz. Bi­raz az za­man ayı­rı­yor­su­nuz ga­li­ba…
ME­RAY ÜL­GEN: As­lın­da ka­ri­ka­tü­re az za­man ayı­ra­bil­di­ğim için ben de üzü­lü­yo­rum. fiu bir ger­çek ki, ti­yat­ro be­nim çok za­ma­nı­mı alı­yor. Ti­yat­ro­nun o ka­dar çok zor­lu­ğu var ki… ‹n­san sa­de­ce oyun ko­yup çe­ki­le­mi­yor. Bir sü­rü prob­le­mi var.
Ka­ri­ka­tü­rün hoş­lu­ğu şu­ra­da: Ka­ğıt­la kar­şı kar­şı­ya­sı­nız ve müt­hiş bir sı­kın­tı için­de­si­niz; do­ğu­ra­cak mı, do­ğur­ma­ya­cak mı di­ye… Be­ğen­me­diy­se­niz, ata­bi­li­yor­su­nuz. Ti­yat­ro­da bu lük­sü­nüz yok!
Son­ra ka­ri­ka­tür dı­şın­da tek meş­ga­lem ti­yat­ro da de­ğil. Oyun­cu ola­rak 30’a ya­kın Türk ve Al­man ya­pı­mı si­ne­ma ve te­le­viz­yon fil­min­de rol al­dım. Bun­lar için­de özel­lik­le Al­man Bi­rin­ci (ARD) ve ‹kin­ci (ZDF) te­le­viz­yon ka­nal­la­rın­da gös­te­ri­len “Ta­tort” (Olay Ye­ri) ad­lı po­li­si­ye film­ler se­yir­ci­si çok olan film­ler. Film oyun­cu­lu­ğu mad­di yön­den ta­bii ki olum­lu fa­kat za­man di­ğer alan­lar­dan bu ara­da ta­bii ka­ri­ka­tür­den ça­lın­mış olu­yor.
Ka­ri­ka­tü­re ben li­se çağ­la­rım­da baş­la­dım. Hiç unut­mu­yo­rum, o dö­nem “Ha­yat” is­min­de bir der­gi çı­kı­yor­du. Genç­le­re bir­ta­kım ola­nak­lar sun­duk­la­rı­nı duy­dum. Ben de ka­ri­ka­tür­le­ri­mi gö­tür­düm… ‹lk ka­ri­ka­tü­rü­mü be­ğen­di­ler al­dı­lar ve he­men ora­da ba­na on­beş li­ra pa­ra öde­di­ler. A-aaa, na­sıl se­vin­dim, ha­va­la­ra uç­tum… Her haf­ta “Ha­yat” al­ma­ya baş­la­dım, ka­ri­ka­tür­le­rim çı­ka­cak di­ye… Ka­ri­ka­tür­le­rim ya­yın­lan­ma­dı; al­dı­lar ama bas­ma­dı­lar. Ama on­la­rın pa­ra­sıy­la bir sü­re “Ha­yat” oku­yu­cu­su ol­dum; is­ter is­te­mez… 50’li yıl­la­rın son­la­rın­da “Taş”, “Ka­ri­ka­tür”, “Tef” gi­bi ka­ri­ka­tür der­gi­le­ri var­dı. Ka­ri­ka­tür­le­rim­le on­la­ra git­tim. ‹sim­le­ri­ni, çiz­gi­le­ri­ni bil­di­ğim ki­mi ka­ri­ka­tü­rist­le­re ka­ri­ka­tür­le­ri­mi gös­ter­dim: “‹ş­te böy­le şey­ler ya­pı­yo­rum, na­sıl bu­lu­yor­su­nuz?” gi­bi­le­rin­den… On­lar da, “Oo­oo, bra­vo, afe­rin, afe­rin; ça­lış, ça­lış” de­yip gön­de­ri­yor­lar… Ben ka­ri­ka­tü­rü se­vi­yo­rum ama çiz­gi­le­ri­mi de­ğer­len­di­re­mi­yo­rum. Ki­mi ka­ri­ka­tü­rist­ler de var, on­lar da der­gi­le­re yer­leş­miş du­rum­da­lar. Bak­tım ki böy­le ol­ma­ya­cak. Der­ken ben, 1964 yı­lıy­dı ga­li­ba, ser­gi aç­ma­ya ka­rar ver­dim. ‹s­tan­bul fie­hir Ga­le­ri­si var­dı, Be­yoğ­lu’nda. On­beş gün­lü­ğü­ne ki­ra­la­ya­bi­li­yor­du­nuz; her­han­gi bir güç­lük çı­ka­rıl­mı­yor­du. Ba­sın ta­kip edi­yor­du. Üç yıl üs­tüs­te ser­gi aç­tım, bir sü­re geç­tik­ten son­ra dör­dün­cü­sü­nü aç­tım. Çe­şit­li kar­ma ser­gi­le­re ka­tıl­dım. Ge­ne­lin­de ga­ze­te, der­gi üze­rin­den de­ğil, ser­gi­ler üze­rin­den ka­ri­ka­tür­le­ri­mi dı­şa aç­tım. Çiz­gi ve esp­ri an­la­yı­şım za­ten pek gün­lük ga­ze­te­le­re gi­de­cek tür­den de­ğil.

Al­man­ya’da da ser­gi aç­tım, Go­et­he Ens­ti­tü­sü’nde… Al­man­ya’nın di­ğer şe­hir­le­rin­de de ser­gi­ler aç­tım. Bu­ra­da, Go­et­he Ens­ti­tü­sü’nde aç­tı­ğım ser­gi­de ya­şa­dı­ğım bir ola­yı an­la­ta­yım… Dil kur­su­na gi­di­yor­dum, Go­et­he Ens­ti­tü­sü’nde. Ser­gi aç­ma­mı tek­lif et­ti­ler; ka­bul et­tim. Ben ya­zı­sız ka­ri­ka­tür­le­ri çok se­vi­yo­rum ve ço­ğun­luk­la ya­zı­sız ka­ri­ka­tür­ler çi­zi­yo­rum. Ya­zı­lı ka­ri­ka­tü­rü­mü çok çok az­dır. Ser­gi­yi aç­tım. Go­et­he Ens­ti­tü­sü’nün mü­dü­rü ser­gi­yi gez­me­ye gel­di. Bak­tı, bak­tı ve “Bun­la­rın al­tın­da ya­zı yok, ben bir­şey an­la­ma­dım” de­di ve ek­le­di: “Bu­nun al­tı­na ya­zı ya­zın!” Ben de; “Olur” de­dim; “Ben bu ka­ri­ka­tür­le­rin al­tı­na an­cak ‘Ya­zı­sız’ ya­zı­sı­nı ya­za­bi­li­rim!”. Son­ra, açı­lış­ta be­nim bir ko­nuş­ma yap­ma­mı is­te­di­ler. Ben ka­ri­ka­tür, po­li­ti­ka vs. üze­ri­ne bir­şey­ler söy­le­dim. Pro­jek­tör var­dı ve ka­ri­ka­tür­le­ri bu­ra­dan gös­te­rip bir­şey­ler an­la­tı­yor­dum. Bir ka­ri­ka­tür var­dı. Ka­ri­ka­tür­de Türk bay­ra­ğı; ay; ayın ya­nın­da yıl­dız ye­ri­ne ga­ma­lı haç ve bay­ra­ğın al­tın­da bir po­li­ti­ka­cı var­dı. Bu ka­ri­ka­tü­rü gös­te­rir­ken Go­et­he Ens­ti­tü­sü’nün mü­dü­rü aya­ğa fır­la­dı; “Na­sıl ya­par­sı­nız böy­le bir­şe­yi?” vs. de­me­ye baş­la­dı… Mü­na­ka­şa­lar ar­dın­dan ser­gi ip­tal edil­di. Ser­gi­yi top­la­dım. Çe­şit­li im­za­lar top­lan­dı; tep­ki gös­te­ril­di. Ve ser­gi bir­kaç haf­ta son­ra ye­ni­den açıl­dı…
Son­ra çe­şit­li al­ter­na­tif ga­ze­te­ler çı­kı­yor­du… Çe­şit­li al­ter­na­tif grup­la­rın ga­ze­te­le­ri… Son­ra­dan bu grup­lar “Ye­şil­ler” ol­du. ‹ş­te bu grup­la­rın ga­ze­te­le­ri­ne çe­şit­li ka­ri­ka­tür­ler çiz­dim. Ki­mi ser­gi­le­re ya da ya­rış­ma­la­ra ka­tıl­dım… Bu arada bir de karikatür albümüm yayınlandı.
GÜ­NEY: Söz ya­rış­ma­la­ra gel­miş­ken; si­zin bir bi­rin­ci­li­ği­niz var. Biz GÜ­NEY’de ilk ka­ri­ka­tü­rü­nü­zü ya­yın­lar­ken bi­yog­ra­fi­ni­zi de ya­yın­la­mış ama ya­rış­ma­da al­dı­ğı­nız de­re­ce ko­nu­sun­da bir de yan­lış­lık yap­mış­tık. Bu yan­lı­şı­mı­zı son­ra­dan der­gi­de ek bir bil­giy­le dü­zelt­tik. Bu ola­yı bir de siz an­la­tır mı­sı­nız?
ME­RAY ÜL­GEN: Evet böy­le bir yan­lış­lık ol­du… Olay şöy­le…
Da­ha ön­ce Tür­ki­ye Mil­li Ta­le­be Fe­de­ras­yo­nu’nun dü­zen­le­di­ği fes­ti­val­ler­den bah­set­miş­tim. O fes­ti­val­ler çer­çe­ve­sin­de ka­ri­ka­tür ya­rış­ma­sı da ol­muş­tu ve ben ora­da bi­rin­ci­lik al­dım. Ara­dan za­man geç­ti; şim­di­ki adı Bo­ğa­zi­çi Üni­ver­si­te­si olan Ro­bert Ko­le­ji’nde kı­sa film ya­rış­ma­sı dü­zen­len­di. O ya­rış­ma­ya ben bir can­lan­dır­ma film­le ka­tıl­dım. Ora­da jü­ri baş­ka­nı Ser­met Ça­ğan’dı. Film­le­ri­mi­zi ver­dik. O ara­da 12 Mart ol­du; bü­tün gös­te­ri­ler, top­lan­tı­lar ya­sak­lan­dı ve bi­lin­me­yen bir ta­ri­he atıl­dı. Bir­kaç ay son­ra ya­pıl­dı. Fa­kat o ara­da Ser­met Ça­ğan ve­fat et­ti. Son­ra be­nim yap­tı­ğım film bi­rin­ci­lik ödü­lü al­dı. Fa­kat bu ödü­lü ba­na ve­rir­ken de –Ser­met Ça­ğan’ın anı­sı­na– “Ser­met Ça­ğan Ödü­lü” ola­rak ver­di­ler. Son­ra bu yan­lış bir şe­kil­de “Ser­met Ça­ğan’la bir­lik­te ya­pı­lan film”, “ödü­lün Ser­met Ça­ğan’la pay­la­şıl­dı­ğı” vs. ola­rak yan­sı­tıl­dı. Ki­tap­la­ra gir­di. Ki­tap­la­ra gi­rin­ce çı­kar­mak da ko­lay ol­mu­yor… (Söz­ko­nu­su ki­tap Se­mih Bal­cı­oğ­lu’nun ha­zır­la­dı­ğı “Cum­hu­ri­yet Dö­ne­mi Türk Ka­ri­ka­tü­rü ad­lı an­to­lo­ji­nin ilk bas­kı­la­rı / BN)
GÜ­NEY: Ama bu kez bü­tü­nüy­le çı­ka­rıl­mış­sı­nız. Siz bu an­to­lo­ji­nin son bas­kı­sı­nı gör­dü­nüz ­mü bil­mi­yo­ruz ama “Gül­di­ken” ad­lı der­gi­de Tur­gut Çe­vi­ker’in ver­di­ği bil­gi­ye gö­re an­to­lo­ji­nin da­ha ön­ce­ki bas­kı­la­rın­da va­ro­lan ki­mi ka­ri­ka­tü­rist­ler­le bir­lik­te siz de an­to­lo­ji­nin ye­ni bas­kı­sın­da çı­ka­rıl­mış­sı­nız… Si­zin bu ko­nu­da bil­gi­niz var mı? Ne­den çı­ka­rıl­dı­ğı­nız ko­nu­sun­da yo­ru­mu­nuz ne­dir? Ne­ler söy­le­ye­cek­si­niz?
ME­RAY ÜL­GEN: Bu so­ru­yu o an­to­lo­ji­yi çı­ka­ran Se­mih Bal­cı­oğ­lu’na sor­ma­nız ge­rek… Bel­ki, be­nim çiz­me­di­ği­mi dü­şün­müş­tür, bi­le­mi­yo­rum.
GÜ­NEY: Si­zin ka­ri­ka­tür çiz­me­ye baş­la­dı­ğı­nız dö­nem 50’li yıl­la­rın so­nu, 60’lı yıl­lar… Ka­ri­ka­tür an­la­yı­şı­nız da da­ha çok “Or­ta Ku­şak” de­ni­len ka­ri­ka­tü­rist ku­şa­ğı­nın an­la­yı­şı: Sö­zün, ko­nuş­ma ba­lon­la­rı­nın ya ol­ma­dı­ğı, ya da çok az ol­du­ğu; esp­ri­yi çiz­giy­le an­la­tan ka­ri­ka­tür an­la­yı­şı… Da­ha son­ra da­ha çok sö­ze da­ya­lı, esp­ri­yi ko­nuş­ma ba­lon­la­rı­na yük­le­yen “Gır­gır eko­lü” de­ni­len bir an­la­yış Tür­ki­ye ka­ri­ka­tü­rün­de et­ki­li ol­ma­ya baş­la­dı… Siz bu “Gır­gır eko­lü” ko­nu­sun­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?
ME­RAY ÜL­GEN: “Gır­gır eko­lü” Tür­ki­ye’ye pek çok ka­ri­ka­tü­rist ka­zan­dır­dı. Ger­çek­ten yap­tı­ğı iyi şey­ler­den bi­ri­si, bu işe he­ves­li olan­la­ra bir ka­pı aç­ma­sı­dır. Bu in­san­lar bu­ra­dan pa­ra ka­zan­dı­lar. Yal­nız işin bir baş­ka yö­nü da­ha var… Bü­tün çiz­gi­ler gi­de­rek bir­bi­ri­ne ben­zi­yor­du, Oğuz Aral’ın çiz­gi­si­ne ben­zi­yor­du. Bir gün Oğuz Aral’la ko­nuş­tu­ğum­da ona de­dim ki; “Bu ar­ka­daş­la­rın çiz­gi­le­rin­de ken­di­le­ri­ne öz­gü bir ka­rak­ter yok!” Oğuz Aral ise; “Ben ayak­ka­bı­cı ol­sam, be­nim ye­ri­me ge­len çı­rak be­nim yap­tı­ğım ayak­ka­bı­yı ya­par!” de­di… Ben, “E, bu ayak­ka­bı de­ğil ki!” de­dim ve ek­le­dim; “Ayak­ka­bı bi­le ol­sa, bu çı­rak baş­ka mo­del ayak­ka­bı ya­pa­maz mı?” “Yok” de­di, “Ön­ce be­nim ayak­ka­bı­mı ya­pa­cak!”
Bü­tün ka­fa­lar ay­nı, bü­tün ku­lak­lar ay­nı, esp­ri an­la­yı­şı ay­nı; çok az bir de­ği­şik­lik var ve ama bir ba­kı­yor­su­nuz im­za­lar baş­ka; ama hep­sin­de Oğuz Aral ha­kim!
Be­nim an­la­yı­şı­ma çok ters bir ka­ri­ka­tür an­la­yı­şı ama mil­yon­lar öy­le de­ğer­len­dir­mi­yor ki… Eğer bir­şey mil­yon sa­tar­sa, bir­şey var zan­ne­di­li­yor. fiim­di ‘rey­ting’ di­yor­lar. ‘Çok sa­tan’, ‘çok sey­re­di­len’ ney­se o doğ­ru sa­nı­lı­yor. Doğ­ru­nun öl­çü­tü ba­şa­rı olu­yor. Bir de ‘hal­kı­mız se­vi­yor’, ‘hal­kı­mız öy­le is­ti­yor’ vb. de­ni­yor. ‹yi de, aca­ba sa­nat­çı­nın hal­kın da es­te­tik de­ğer­le­ri­ni sor­gu­la­ma hak­kı, onun es­te­tik de­ğer­le­ri­ni ge­liş­tir­me gö­re­vi yok mu?
Son­ra on­lar da ay­rıl­dı­lar, çe­şit­li der­gi­ler çık­tı ama hep alı­şıl­mı­şı, ay­nı an­la­yı­şı sür­dür­dü­ler. Ay­rıl­ma ya da bö­lün­me­ler­de ay­rım nok­ta­sı ya­pı­lan işin ni­te­li­ği­ni sor­gu­la­mak ya da ‘biz ne ya­pı­yo­ruz’ de­yip çer­çe­ve­yi kır­ma­ya dö­nük an­la­yış de­ğil de sa­de­ce ge­len pa­ra­nın bö­lü­şül­me­si­ne kar­şı çı­kış mer­kez­de… Her ney­se ama be­nim sev­di­ğim bir tarz de­ğil…
Ben genç­li­ğim­de en çok Tur­han Sel­çuk’un çiz­gi­le­ri­ni se­ver­dim. Son­ra Ali Ul­vi’nin çiz­gi­le­ri­ni de sev­dim. Son­ra be­nim­le ay­nı ku­şak­tan olan Tan Oral var… Dün­ya ka­ri­ka­tü­rün­de ya­zı­sız ka­ri­ka­tür çi­zen Fran­sız ka­ri­ka­tü­rist­le­ri var ör­ne­ğin… On­la­rı çok se­ve­rim. Önem­li olan bir­şe­yi çiz­giy­le an­lat­mak… Bir­şey çiz­gi­nin ya­nın­da ya­zıy­la an­la­tı­la­ca­ğı­na gö­re, ya­zı ni­ye ya­zı­lı­yor? Fık­ra­yı bi­raz­cık re­sim­le­me gi­bi bir du­rum çı­kı­yor or­ta­ya!
GÜ­NEY: Tek­rar ti­yat­ro­ya dö­ne­lim is­ter­se­niz… Bu­gün Al­man­ya’da bir “Türk ti­yat­ro­su­na” ih­ti­yaç var mı? Se­yir­ci ne tür oyun­lar is­ti­yor? Se­yir­ci­nin is­tek­le­ri­nin oyun se­çi­mi­ne et­ki­si ne dü­zey­de? Al­man­ya’da­ki Türk ti­yat­ro­la­rı­nın zor­luk­la­rı­na kı­sa­ca de­ği­ne­bi­lir mi­si­niz?
ME­RAY ÜL­GEN: 60’lı yıl­lar­dan iti­ba­ren iş­çi­le­ri bu­ra­ya gön­der­miş­ler. Bun­la­ra sa­de­ce mark ka­za­nıp Tür­ki­ye’ye gön­der­sin­ler di­ye ba­kıl­mış. Ge­len; mat­ba­ay­la, onun keş­fin­den 250 yıl son­ra ta­nı­şa­bil­miş bir ül­ke­nin in­sa­nı. Ge­len, ti­yat­ro ta­ri­hi 100 yı­lı aş­ma­yan bir ül­ke­nin in­sa­nı. Hem gön­de­ren­ler, hem de ge­ti­ren­ler açı­sın­dan, bu in­san­la­rın eği­tim ve kül­tü­rel dü­zey­le­ri ne­dir, kül­tü­rel ola­rak bir­şey­ler ver­mek ge­re­kir vs. di­ye hiç dü­şü­nül­me­miş baş­lan­gıç­ta. Her iki ta­raf açı­sın­dan da, Max Frisch’in de­di­ği gi­bi ‘mi­sa­fir iş­çi’ de­nen­le­rin ‘in­san’ ol­duk­la­rı ‘unu­tul­muş’. Ge­liş­me için­de, ge­len in­san­la­rın için­de ken­di­li­ğin­den ça­ba­lar­la ki­mi kül­tür et­kin­lik­le­r de gün­de­me gel­miş, ge­ti­ril­miş. Al­man­ya, esas­ta uyu­mu sağ­la­mak, “sos­yal ger­gin­lik­le­ri azalt­mak” ama­cıy­la –ve esas­ta kül­tür ala­nın­da ken­di ça­ba­la­rıy­la bir şey­ler yap­ma­ya ça­lı­şan ki­mi in­san­la­rın zor­la­ma­sıy­la da–, bel­li ola­nak­la­r sağ­la­mak du­ru­mun­da kal­mış… Ger­çek ih­ti­yaç­lar­la kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğın­da, on­la­rın da sun­du­ğu ola­nak­lar de­ve­de ku­lak! Eğer 60’lı yıl­lar­da iş­çi­le­ri Al­man­ya’ya gön­de­ren­ler, gi­den­le­rin ya­ban­cı bir ül­ke­ye, bir çok hal­de ya­ban­cı dil bil­me­den gi­den in­san­lar ol­du­ğu­nu, bun­la­rın kül­tü­rel bir ta­kım ih­ti­yaç­la­rı ol­du­ğu­nu dü­şü­nüp plan­lı, prog­ram­lı gön­der­se­ler­di; kül­tü­rel bir pro­je dü­şü­nü­lüp uy­gu­lan­say­dı; iş­çi­le­rin gön­der­di­ği mil­yar­lar­ca mar­kın bir bö­lü­mü, ör­ne­ğin Av­ru­pa’da­ki Tür­ki­ye­li iş­çi­le­rin bir ti­yat­ro kül­tü­rü­nü de ta­nı­ma­la­rı için vb. baş­ka eği­ti­ci kül­tü­rel et­kin­lik­ler için kul­la­nıl­say­dı… bu­gün böy­le Al­man ku­rum­la­rı­nın “lüt­fen” ver­dik­le­ri pa­ray­la açı­lan de­ğil, bü­yük şe­hir­ler­de bir ve­ya bir­kaç ta­ne Türk­çe oy­na­yan re­per­tu­ar ti­yat­ro­su ola­bi­lir­di. Öy­le bir top­lu­muz ki, ti­yat­ro­ya ya­ban­cı­yız. Eğer bü­yük şe­hir­ler­den gel­mi­yor­sa in­san­lar, ti­yat­ro­ya ya­ban­cı­lar. Bi­raz da pa­ha­lı ge­li­yor ta­bii.
Tür­ki­ye’de an­cak 1800’lü yıl­la­rın son­la­rın­da Er­me­ni­ler, Rum­lar ta­ra­fın­dan baş­la­tı­lan bir ti­yat­ro ge­le­ne­ği var. Hal­bu­ki Al­man­lar, ‹n­gi­liz­ler yüz­yıl­lar bo­yun­ca ti­yat­ro yap­mış­lar. Biz bu kül­tü­re çok ya­ban­cı­yız. ‹lk Türk­çe ki­tap, mat­ba­anın bu­lu­nu­şun­dan 277 yıl son­ra ba­sı­la­bi­li­yor­sa, ti­yat­ro yap­mak “müs­lü­man ma­hal­le­sin­de sal­yan­goz sat­mak” gi­bi bir­şey… Bı­ra­kın Av­ru­pa’da­ki Tür­ki­ye­li in­san­la­rın ti­yat­ro il­gi­si­ni, ‹s­tan­bul’da­ki in­san­la­rın bü­yük ço­ğun­lu­ğu bi­le ti­yat­ro­ya ya­ban­cı. Ti­yat­ro mad­di ola­rak da or­ta ve üst ke­si­min ya­rar­la­na­bil­di­ği bir kül­tü­rel et­kin­lik gi­bi gö­rü­lü­yor. Ve git­tik­çe kö­tü­le­şi­yor du­rum. Ör­ne­ğin yer­le­şik bir kaç ti­yat­ro, es­ki­den ekim ayı­nın ba­şın­da per­de açıp ni­san so­nun­da ka­pa­tır­lar­dı. fiim­di ekim so­nun­da açıp ni­san ba­şın­da ka­pa­tı­yor­lar, he­men tur­ne­ye çı­kı­yor­lar. Öy­le bir du­rum var. Eko­no­mik şart­lar in­san­la­rı ti­yat­ro­dan uzak­laş­tı­rı­yor. Ti­yat­ro kit­le­ler açı­sın­dan bir ih­ti­yaç de­ğil, bir yük ade­ta. Bu ken­di­ni, oyun ya­zar­la­rı­nın, ve ya­zı­lan oyun­la­rın sa­yı­sı­nın da gi­de­rek azal­ma­sı bi­çi­min­de de yan­sı­tı­yor. Pa­za­rın ‘arz-ta­lep’ ya­sa­sı bur­da da hük­mü­nü sür­dü­rü­yor. Bu­gün Al­man­ya­’da oy­na­dı­ğı­mız Türk oyun­la­rı­nın en “ye­ni­le­ri­nin” ya­zı­lış ta­ri­hi 70’li yıl­lar. Tür­ki­ye’­de de oy­na­nan oyun­lar­da ger­çek­ten “ye­ni” olan yok gi­bi. fiim­di “pa­ra ge­ti­ren” te­le­viz­yon oyu­nu/di­zi­si ya­zar­lı­ğı… Te­le­viz­yon ka­nal­la­rı her ev­de ve sa­bah­tan ak­şa­ma iz­le­ni­yor. Pa­ra öden­mi­yor te­le­viz­yo­na. Kö­tüy­müş, iyiy­miş öy­le bir de­ğer­len­dir­me yap­ma yok! Za­ten bir ka­nal­da­ki ho­şu­na git­mi­yor­sa, ba­sı­yor­sun bir düğ­me­ye, bir baş­ka ka­nal­da bir baş­ka di­zi­nin içi­ne gi­ri­ve­ri­yor­sun. Seç seç al, her bi­ri bir­bi­rin­den ber­bat. Var olan kül­tür yoz­laş­ma­sı te­le­viz­yon­lar üze­rin­den de­rin­leş­ti­ri­lip yay­gın­laş­tı­rı­lı­yor… Kuş­ku­suz ka­ba­hat araç­ta de­ğil, onu böy­le kul­la­nan­lar­da. Fa­kat bu so­nu­cu de­ğiş­tir­mi­yor. Te­le­viz­yon, bu­gün kit­le­ler açı­sın­dan es­te­tik be­ğe­ni­nin be­lir­le­yi­ci­si du­ru­mun­da.
So­nuç­ta, siz de is­ter is­te­mez bu ege­men be­ğe­ni­ye be­lir­li ta­viz­ler ver­mek zo­run­da ka­lı­yor­su­nuz. Yap­mak is­te­dik­le­ri­ni­zi tam ola­rak ger­çek­leş­tir­me ola­na­ğı­nız yok. Ör­ne­ğin, in­san­lar gel­sin di­ye ko­me­di ve­ya mü­zi­kal yap­ma­ya yö­ne­li­yor­su­nuz. Ör­ne­ğin bu­ra­da “Mas­ke­li­ler” di­ye bir oyun yap­tık, gel­me­di se­yir­ci. Ko­nu­su, bi­zim için de ga­yet gün­cel olan, ‹s­ra­il/Fi­lis­tin iliş­ki­si­ni; di­re­niş için­de iha­net; bu­nun kar­deş­ler ara­sın­da yan­sı­ma­sı… ko­nu edi­nen bir ‹s­ra­il­li ya­za­rın gü­zel bir oyu­nuy­du. Se­yir­ci “tut­ma­dı!” “Ayak Ba­cak Fab­ri­ka­sı”nı oy­na­dık, ona da az ki­şi gel­di… O za­man baş­ka oyun­la­ra yö­ne­li­yor­su­nuz. Ör­ne­ğin “‹s­tan­bul Mü­zi­ka­li” di­ye bir oyun sah­ne­le­dik, üç yıl oy­na­dık. Du­rum bu… Be­lir­li bir ke­si­me bir­şey­ler su­nu­yo­ruz. Bu­nun ya­nın­da her­şe­ye rağ­men “hal­kı­mı­za ne­ler ve­re­bi­li­riz?”in pe­şin­de­yiz. Çün­kü çok de­ği­şik bir se­yir­ci kit­le­si var. Çok çe­şit­li ku­şak­lar var. Bi­rin­ci ku­şak ta­ma­men Türk­çe is­ti­yor. Üçün­cü ya da dör­dün­cü ku­şak Al­man­ca is­ti­yor, Türk­çe­ye ha­kim de­ğil… Al­man­ca oy­na­sak yar­dım ve­ril­mi­yor; “Al­man­ca iz­le­mek is­te­yen Al­man ti­yat­ro­la­rı­na git­sin” de­ni­li­yor. Ya­ni çok zor bir du­rum­la kar­şı kar­şı­ya­yız. Bu­ra­sı bir ca­mi ol­say­dı her­hal­de çok ra­hat yü­rür­dü. Hal­kı­mız ca­mi­ye, kah­ve­ye gi­di­yor ama ti­yat­ro­ya gel­mi­yor. Ger­çek du­rum bu…
Bu­ra­da, Türk­çe oyun­lar sun­ma an­la­mın­da bir “Türk Ti­yat­ro­su” ge­rek­li… Te­orik ola­rak ge­rek­li ama bu­nu na­sıl ya­pa­lım? Bu sa­de­ce bir ti­yat­ro sa­lo­nu­nun, gru­bu­nun vb. var­lı­ğıy­la ol­mu­yor. ‹n­san­la­ra ti­yat­ro­yu ta­nış­tır­mak, sev­dir­mek için çe­şit­li adım­lar at­ma­ya ça­lış­tık ama ço­ğu yü­rü­me­di. Bu ti­yat­ro ku­ru­lur­ken amaç­lar­dan bi­ri­si in­san­la­ra ti­yat­ro­yu ta­nıt­mak sev­dir­mek­ti, son­ra yü­rür di­yor­duk. Ama yü­rü­mü­yor! Bir dö­nem in­san­lar haf­ta so­nu on ta­ne vi­deo fil­mi alıp evi­ne ka­pa­nı­yor­du… fiim­di onun ye­ri­ni ça­nak an­ten­li te­le­viz­yon­lar al­dı. Ti­yat­ro bur­ada­ki in­san­la­rı­mı­zın bü­yük ço­ğun­lu­ğu ta­ra­fın­dan ta­nın­mı­yor ve il­gi gör­mü­yor. Ama­cı in­san olan, in­sa­nın kül­tü­rel alan­da da en iyi­si, en ile­ri­si ile eği­til­me­si olan bir kül­tür po­li­ti­ka­sı ol­ma­dan, eği­tim po­li­ti­ka­sı ol­ma­dan bu işin yü­rü­me­si de çok zor… Bu­gün­kü dev­let­le­rin “kül­tür po­li­ti­ka­la­rı­nı” be­lir­le­yen, kül­tü­re en alt sı­ra­lar­da yer ver­me ve des­tek sun­du­ğun­da da kar­şı­lı­ğın­da ya­pı­la­cak işin ne ola­ca­ğı­nı be­lir­le­me­ye kalk­mak, sa­nat­çı­nın öz­gür­lük­le­ri­ni ola­ğa­nüs­tü sı­nır­la­mak­tır. Ya­ni so­nuç ola­rak bu­gün bu alan­da ça­lış­mak en zor iş­ler­den bi­ri. Bu­na bir de, biz­zat ti­yat­ro­cu­la­rın –bu­nu sa­nat ala­nı­na da ge­nel­le­ye­bi­li­riz di­ye dü­şü­nü­yo­rum– ken­di ken­di­le­ri­ne ya­rat­tık­la­rı zo­ruk­la­rı da ek­ler­se­niz, o za­man re­sim ta­mam­la­nır. Ti­yat­ro­cu­la­rın ken­di ken­di­le­ri­ne ya­rat­tık­la­rı zor­luk­lar­dan kas­tet­ti­ğim, da­ya­nış­ma ye­ri­ne, kıs­kanç­lık; al­çak­gö­nül­lü ve baş­ka­la­rın­dan da öğ­ren­me­ye açık ol­ma ye­ri­ne, “her­şe­yi ben bi­li­rim, en iyi­si­ni ben bi­li­rim” bur­nu­bü­yük­lü­ğü; bir iki oyun­da iyi oy­na­dı mı ve­ya bir iki oyu­nu iyi sah­ne­le­di mi, “ben sta­rım” ha­va­la­rı­na gir­me­ler; ken­di­ni bir sa­nat­çı ola­rak her­kes­ten üs­tün ve eleş­ti­ril­mez gör­me­ler; yan­ya­na ge­lin­di­ğin­de bir­bi­ri­ne öv­gü düz­me­ler; ar­ka­dan atıp tut­ma­lar; ger­çek bir ti­yat­ro eleş­ti­ri­si­nin ner­dey­se yok­lu­ğu, bu­na bağ­lı ola­rak eleş­ti­ri­ye ta­ham­mül­süz­lük; yer yer eleş­ti­ri adı­na ya­pı­lan se­vi­ye­siz ki­şi­sel sal­dı­rı­lar vb. has­ta­lık­la­rın bu alan­da ol­duk­ça yay­gın ol­ma­sı­dır. Ti­yat­ro dün­ya­sı­nın (ve ge­nel­de sa­nat dün­ya­sı­nın) için­de ya­şa­dı­ğı­mız top­lu­mun bir par­ça­sı ol­du­ğu bi­lin­di­ğin­de, şa­şır­tı­cı da de­ğil bun­lar. Fa­kat yer yer bez­di­ri­yor, bık­tı­rı­yor in­sa­nı!
fiim­di Ber­lin’de 15 yıl geç­mi­şe sa­hip ‘Ti­yat­rom’a ge­lin­ce… Bu ti­yat­ro şu ya da bu şe­kil­de ku­rul­muş, bu­gü­ne gel­miş… Se­yir­ci­nin gel­me­si la­zım… ve bu­na sa­hip çık­ma­la­rı la­zım, bu da son şans! Eğer çık­maz­lar­sa, bu da ka­pa­nır­sa –çün­kü ye­ni “ta­sar­ruf” po­li­ti­ka­la­rın­dan kül­tür ala­nı­na ya­pı­lan yar­dım­lar da“pa­yı­nı alı­yor!”–, bir da­ha böy­le bir şans ele ge­çi­ri­le­mez. So­nuç­ta bu bir eği­tim­dir, kül­tür­dür…
GÜ­NEY: Söy­le­şi için çok te­şek­kür edi­yo­ruz, Sa­yın Ül­gen…