MARRUŞ: NAR ÇİÇEĞİNE KONAN MOR KANATLI KELEBEK

//MARRUŞ: NAR ÇİÇEĞİNE KONAN MOR KANATLI KELEBEK

MARRUŞ: NAR ÇİÇEĞİNE KONAN MOR KANATLI KELEBEK

MARRUŞ: NAR ÇİÇEĞİNE KONAN MOR KANATLI KELEBEK

Josef Kılçıksız

Tanrının cennetlerinde faunanın korosu başlamıştı. Ağustos böcekleri, çekirgeler ve daha adını bilmediğim onlarca böcek çalılıkların içinde şarkı söylüyorlardı.

Mor kanatlı bir kelebeğin peşindeyim. Sokaklar önümüze bir Dali tablosu edasıyla çizilivermişti. Şimdi şehrin bu yamacı hacimli kalabalığı, balkondan balkona renk renk çamaşırları, yeşili, sarısı, kiremit rengiyle sisin içinde bir Guernica’yı andırıyordu.

Her renk soluk, silik kabından taşmış, büyüye büyüye soyuttan somuta, kaostan şekle doğru bir kadrajın içine giriyordu.

Aynı yazgı içine kapalı binlerce insan Osmanlı Suriye’sinde alt alta, üst üste yaşamaktaydılar.

Ninemi sıklıkla uçsuz bucaksız bir rüyada gezinirken buluyordum. Bir örtü sözcüklerini ve ruhunu sarmış gibiydi.

Konuşurken kırışmış dudaklarından boğuk dalgalar biçiminde sesler çıkarıyordu. Dişleri yaşlılıktan dökülmüştü. Çocuk aklımla ona kendi dişlerimden vermek istediğimi söyledim. Güldü. Gülümsemesi göğsünde dalgın ve acılı bir yürek taşıdığını gizleyemiyordu. Dedem bu topraklarda bir menekşe demeti ve yeni bir kalem hediye ederek ninemin gönlünü fethetmiş.

“Hiçbir zaman ilgisiz ve uzak durmadı bana” diyor.

Ninem, doğanın en son sırrına mistik bir inançla sızan biri olarak tanımlıyordu büyükbabamı.

Anlattıklarına kulağımı yaklaştırdığımda etrafında azalan havanın muazzam basıncıyla kanında nasıl kızgın bir nabzın atmaya başladığını hissediyordum.

“Günlerce yürüdük. Tanrıları öldürülen insanlardık. Bütün sunaklarımız parçalanmıştı.

Çeteler sarhoşluk ve taşkınlığın ölüm şarkısını söylüyorlardı. Her tecavüz edip öldürdükleri kadının ardından gülüşmeler başlıyordu. Cırlak, kötücül, delilik gülüşmeleriydi bunlar.

Ne kadar uzağa gittiysek çevremizdeki çöl de o kadar büyüyordu. Korku demir bir halka gibi gırtlağımızı sarmıştı. Çetenin başı kat kat ensesiyle tıpkı güçlü kuvvetli bir domuz tüccarını andırıyordu.

Adamları Neandertal insanların diliyle konuşuyorlardı. Anlamıyordum konuşmalarını. Bakışları insanın ruhunu parçalayan gözü dönmüş bir kinin ifadesiydiler.”

Sustu. Koyulaşan yeşil gözleri leylak rengi elbise giyinmişti. Bu gözlerin bakışları, bomboş bir dünyayı canlılarla dolduracak kadar füsunluydular. Öyküsü, sözcüklerin anlatabileceğinden çok daha fazla bir boyun eğişi içeriyordu.

Sözünü ettiği çöl Der Zor bölgesindeki sahraydı. Daha sonra Fransız tarihçiler bu bölgeyi Ermeni Soykırımı’nın Auschwitz’i olarak nitelediler.

İnanın, hiçbir münzevi, hiçbir çöl keşişi, hiçbir çileci böylesine terk edilmiş değildir.

Lazkiye’yi arkada bırakıp kıyıya doğru yürüdük. Fırtına az ötede uyuklayan duygusuz bir denizi kırbaçlayıp uyandırmıştı. Sisin içine adeta bir Xerxes gizlenmekteydi. İnsanlar denizi seyre dalmışlardı. Etrafı insanlığın tanıdığı en korkunç çığlığın bile kıramayacağı bir ölüm suskunluğu kuşatmıştı. Gökyüzüne sessizlik çökmüştü. Tanrı ülkenin yarısını örten gölgeyi gözlüyordu.

Birkaç çocuğun gülüşmeleri suskun kumlara çarpıp geri döndü.

Sisin ninemin anlattığı kötü şeyleri emmesini istedim. Emmeyecekse güneş çıksın, bir imbat sisleri önüne katarak sürüp götürsün istiyordum.

Her şey bir karabasanın içinde eriyormuş gibi anlatmayı sürdürdü.

“Kocaman, taş gibi çenesi ve öfkeli, kara kaşlarıyla korkutucu olan çetenin biri elimden tuttu. Kinin merceğinden seyredebilir bir avuç gölgeyle birkaç çizgi, bir çehrenin bütün canlılığını aksettiremez. Orada gördüğüm şey kinden de öte daha ilkel bir itkiydi.

Çölü geçip vadi ve ovaları gökten bakarcasına seyredebileceğimiz bir dağa tırmanmıştık. Üstüme çullandı. Bayılmışım. Kendime geldiğimde çöl bulutsuz yalnızlığa cevap vermiyordu.

Sağ kalanlarla birlikte yeni özgürlüğün tan kızıllığına doğru rüzgârın estiği her yerden, ilkbahar yağmurlarından sonra ilk nar ağacının çiçeklenmesini bekledik.”

Bir varlık, küçük bir insan larvası, kaçışı olmayan bir varoluşun mateminde yalnız, umutsuzluklarla karşı karşıya bırakılmıştı.

Yeniden sustu. Bu sefer ikiye böldük sessizliği. Ne var ki, bazen hayat da bölünüyor ortasından. Kalp nar gibi çatlıyor yumuşak karnından. Dağılıyoruz kırmızı kırmızı, toparlayamıyoruz tanelerimizi.

İçinde uçmakla uçamamak arasında gövdesi epeyce ağır bir kuş depreşti.

-”Hatırlıyor musun, avucumdan nar yemeyi ne kadar çok severdin.”

Nar soyarken seri cinayet işliyordu ninem her defasında. Biri görse gerçekten birini deştiğini falan zannedip polise haber verebilir diye korkardım. Sağ tarafta üzerinde kırmızı bir sıvı bulunan bir bıçak, elleri, yüzü, gözü hep aynı kırmızı sıvıya bulanmış. Narı soyup tanelerini avucunun içinde bana uzattıktan sonra olay mahallinde iz bırakmak istemeyen bir katil gibi hızla süpürüp silerdi ortalığı.

-”Hiç dökmezsen cennete gidersin.”

Bir nar taşa çarpılsa, her şey saçılsa, patlasa, patladıktan sonra benden bir parça, çocukluk aşkım Madlen’den bir parçanın üzerine düşse, diye düşünürdüm.

Şimdi ninemle kan gölleriyle dolu uzun bir zamanın, nar gibi bir kabuğun içine sıkışıp kalmış muazzam zamanların içinden geçiyoruz. Korku terazisi çalışıyor hep içimizde. Persephone yine ölüler ülkesine hapsedilmiş.

İçinde olduğum her karenin, her anının fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Zihnim her şeyi, tüm detaylarıyla kaydetmek için olağanüstü bir çaba harcıyor. Usum, soğuk, ürkütücü mevzilerine sokulan ne varsa yadsıyor.

Kiliselerin ve tentelerini toplayan pazarcıların arasından geçerek bana görme biçimleri armağan eden ninemin tabloları arasından iç konuşmalarımla birlikte yürüdüm. Sokaklarda karanlığın kışkırttığı bıçaklar var.

Deniz ağzımdaki tarçın tadıydı. Bir dükkân vitrininin arkasında bir akvaryum görüyorum. İçindeki kırmızı balık dudaklarımı yüzerek geçiyor.

Yıldızlarla bezenmiş bir göğün karşısında ufuk çizgisi güzelim turuncuyla bezenmiş bir havuç yığınını andırıyor.

Kanlı zaman çelik bir tırpanla bahar fidanlarını biçmişti. Anadolu’nun tanıdığı en sarhoş edici en lirik bahar Maçka yakınlarında, Bulgar sınırında, Sarıkamış’ta, Der Zor’da, Bursa Cezaevi’nde, aynı anda doğanın ve özgür dünyanın marşını söyleyen bu delikanlılar korosunu kırdı geçirdi.

Anadolu denen büyük vatanın en asil, en cesur, en akıllı binlerce genci Pantürkizm’in ölümcül değirmeninde öğütüldü.

Suriye’nin, Yemen’in çölleri, Sarıkamış’ın uçsuz bucaksız karları onların kanıyla sulandı ve gübrelendi. Bu kendi kendini büyüten öfke sadece düşmanla yetinmedi. Ozanlara, hamile kadınlara, yüzyılın eşiğini atlamış uslanmaz ütopistlere, usun kahramanlarına, bıyığı yeni terlemiş oğlanlara, küçük kız çocuklarına, ulusların en kutsal kişiliklerine karşı öldürücü balyozunu kaldırmıştı.

Fransız devrimiyle birlikte insanlığın coşkuyla selamladığı o çağ dönümünde katledilmişti bu insanlar. Kor gibi yanan bir kuşak vardı oysa.

Haçlı seferlerine katılmaya kararlı kindar peygamberi yatıştırmak mümkün olmadı. İsa’yı baba katili yapacak kadar zulüm vardı yeryüzünde.

Tanrıların sunağı masumların kanıyla dolup taşıyordu.

Bu katliamlara rağmen o çatırdayan özgürlük ateşini toprak hala bir kapta tutmayı başarıyor; bu kabın adı Anadoluluk bilincidir.

Anlamsız sosyal fırtınalar Jozef dedemin cesedini Asi sahillerine savurmuştu. Adeta son hüzünlü ezginin içine akıp gitmişti dedem. Asil bir melankolikti anlayacağınız.

Yeni yüzyılın ortasında Marruş ismi bir zamanlar ki yankısını yitirmişti.

Yaşlılığında eski bir güzelliğin çekingen hayaletimsi gölgesi olarak köyün sokaklarında dolaşırken çocuklar onunla alay ettiler. İtilip kakılarak yalnızlığa ve deliliğe yükseltilmişti. Bu kolaylıkla erişilebilen bir mertebe değildi.

Günün birinde sessizce yatağa uzanıp öldüğünde bu sessiz gidiş, bu küçük sınır köyünde bir sonbahar yaprağının salınarak yere düşmesinden ya da cılız çan vuruşlarından daha fazla ses çıkarmadı. Köy sakinleri onu yıpranmış bir elbise içinde mezara taşıdılar.

Tahtadan bir haç, Der Zor’un bu son ve en saf kız çocuğunun göçtüğünün tanıklığını yapıyordu. Toprağın kucağında bir Yunan torsosu gibi başsız duruyordu. Bu torso arada menekşe tarlalarına gitmeyi istemek gibi müstakil düşlere çarpar durur, yeniden kırılıp ufalanırdı. Menekşeler yaklaşan kışın soğuk kalbinden kirli lekeleri söküp atar, Marruş’a Asi kıyılarına vuran meçhul adamdan haberler getirirdi.

Ninem unutmanın döküntüleri arasında yıllarca, on yıllarca gömülü kaldı. Şimdi bu topraklar yeni bir kuşağın sevgi dolu bir çabayla toprağı kazıp kahramanların mermerden bozulmamış saflığını karanlıktan çıkarmasını bekliyor.

Bir ışık hüzmesinin bizi sıkıntılı kasımın gölgesinden koparmasını bekliyoruz.

Ninemin ölüm yıldönümü olan yılın bu ayını deli sayıp kilit altına almak isterim. Benim için kasım cinnet ayıdır. Bir fidanın nöbetini tutmak bu olsa gerek.

Tanrı tarafından terk edilmiş bir dünya imgesinden daha tedirgin edici olan şey bence insan tarafından terk edilmiş bir dünya imgesidir.

Hepimiz nar taneleri gibi birbirimizden ayrıyız. Hem çok benzeriz hem de çok farklıyız. Açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda. Bizi bir arada tutan sert kabuk birbirimize duyduğumuz inançtır. Peki ya o kabuk çatlarsa ya birbirimize duyduğumuz güvenle birlikte inandığımız her şeyden kuşkuya düşersek. Ya adalet duygumuz kaybolursa. Ya her insan kendi adaletini aramaya başlarsa. Çatlayan bir nar gibi taneler her yere saçılmaz mı?

Dünyanın bu boşluk ve yalnızlığında dostluk, aidiyet sevgi gibi kavramların tümü ”herşeyerağmenlerin” hoşgörüsüne sığınarak ufak bir sözcüğün içine gizlenmiştir. Bu sözcüğün adı bağışlamaktır.

Toplum serseri buzullarla kaplı, bağışlamazsak gemi bunlardan birine çarpacak.

Nisan 2018, Fransa

By | 2018-06-22T09:07:58+00:00 Haziran 22nd, 2018|Sizden Gelenler|0 Comments

About the Author: