Evrim teorisinin kurucusu: Charles Darwin

Günümüzden 146 yıl önce yayınlanan bir kitap insanlık için çok şey değiştirdi. Modern evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin, 1859 yılında “Türlerin Kökeni” (On the Origin of Species) adlı eserinin ilk kısa biçimini yayınladığında doğa bilimlerinde gerçek bir devrim gerçekleşmişti.

Bu eserin önemi, onun salt doğa bilimlerine ilişkin buluşlarında ve yeniliklerinde değil, dünya yüzündeki türlerin ve insanlığın tarihine getirdiği yeni bakış açısındaydı. Charles Darwin, “Türlerin Kökeni” adlı kitabıyla yeryüzündeki hayvan ve bitkilerin çok uzun süreçlerden ve değişimlerden geçerek (evrim) varolduğunu kanıtlıyordu. Bu, insanın yanısıra yeryüzündeki bütün hayvan ve bitkilerin bir defada büyük yaratıcı (tanrı, allah) tarafından yaratıldığına dair hakim olan dinsel (idealist) yaklaşıma büyük ölümcül darbenin indirilmesi anlamına geliyordu.

Böyle bir darbenin tepkisiz kalmayacağı açıktı. Darwin’in kitabı ilk yayınlandığı günden itibaren büyük bir skandal olarak değerlendirildi ve salt bilim dünyasını değil, kiliseyi, politikayı ve kamuoyunu büyük tartışmalarla çalkalandırdı. Evrim teorisi karşısındaki tavır materyalistlerle idealistler arasına kesin çizgi çekti. Ve bu ayrım çizgisi bugün -“Türlerin Kökeni”nin yayınlanmasından 146 yıl sonra- dahi önemini sürdürüyor. Dün olduğu kadar bugün de dinci gericilik bütün dünyada “ateist/komünist ideolojilerin ortak fikir dayanağı” olarak gördüğü Darwinizme karşı ateş püskürüyor.

Kabul edelim ki, kızgınlıklarında hiç de haksız değiller!

Charles Darwin’in eserinin büyük önemini gören ve ona hakettiği değeri biçenlerin başında komünizmin kurucuları Marks ve Engels gelmektedir. Darwin’in eseri yayınlanır yayınlanmaz Engels Marx’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem.” Marx’ın yanıtı gecikmiyordu: “Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap işte budur.”

 

Charles Darwin kimdir?

İngiliz doğabilimcisi Charles Darwin 1809 yılında Birmingham’de hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Darwin’in babası başarılı ve saygın bir taşra doktoruydu. Büyük babası Erasmus Darwin ise kendi çapında evrim konusuyla ilgilenmiş tanınmış bir doğa bilginiydi. Charles Darwin sekiz yaşına geldiğinde annesini yitirdi. Çocuğunun iyi biçimde yetişmesi için çaba gösteren babası onu teşvik etmeye çalışıyordu. Halbuki Charles Darwin okulla hiç ilgilenmiyordu ve başarılı bir öğrenci de değildi. Onun bütün ilgisi hayvanlara ve özellikle de böceklere yönelikti. Öyle ki, babasının ona “Anlaşılan, seni ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiç birşey ilgilendirmiyor. Geleceğin, kendin ve ailen için yüz karası olacaktır.” diye bağırdığı söylenir. (Down House, The home of Charles Darwin, s. 14)

 

Öğrenim yılları

Darwin 16 yaşına geldiğinde “aile geleneğini” sürdürmesi amacıyla tıp öğrenimi için Edinburgh Üniversitesine gönderildi. Ancak, Charles Darwin tıptan hoşlanmıyordu ve iki yıl sonra öğrenimini yarıda bıraktı. Bunun üzerine babası onu rahip olmaya yönlendirdi ve Darwin Cambridge Üniversitesi’nde teoloji (din) öğrenimine başladı. Burada hayatında önemli rol oynayan iki kişiyle tanıştı: Bunlardan biri jeolog (yerbilimcisi) Adam Sedgwick ve diğeri biyolog John Stevens Henslow’du. Henslow, Charles Darwin’e iyi bir dost olmuş ve kırılan özgüveniyle Cambrigde ilk dönem geçirdiği sıkıntılı günlerde ona kolleksiyoncuğu öğretmişti. Küçüklüğünden beri doğayla ilgili olan Charles Darwin dostundan gözlemciliğin inceliklerini öğrenmişti. Cambridge Üniversitesinde Darwin kendi derslerinin yanısıra özellikle jeoloji ve biyoloji derslerine ilgi duyuyor ve bunları ilgiyle izliyordu.

 

Darwin dünya keşfine çıkıyor

Darwin 22 yaşında Cambridge Üniversitesini bitirdi, ancak papaz olmaya hiç niyetli değildi. Dostu Henslow ona Güney Amerika kıyılarına yapacağı keşif gezisine katılma teklifini yapınca Darwin’in hayat çizgisindeki büyük değişikliğin ilk adımı da atılmış olmuştu. Darwin derhal hazırlıklara koyuldu ve İspanyolca öğrenmeye başladı. Ve babasının itirazlarına karşın beş yıl süren bu büyük dünya gezisine çıktı. Dünyanın henüz bilinmeyen kıyı ve adalarını gezme olanağına sahip olan Darwin, bu gezi boyunca birçok gözlem yaptı, notlar aldı ve çok sayıda fosil ve hayvan kalıntıları topladı. Bulduğu birçok fosil, yaşayan hayvan türleriyle birçok benzerlik gösteriyordu. Diğer taraftan özellikle Ekvador kıyılarındaki Galapagos adalarında yaşayan kuşlar üzerinde yaptığı gözlemleriyle, değişik çevre koşullarında türlerin nasıl farklılaştığı konusunda önemli ip uçlarına kavuşmuştu. Farklı adalarda yaşayan kuşlar hem birbirleriye “akrabalık” özellikleri gösteriyor, fakat buna rağmen adadan adaya çeşitli farkılıklar ve beslenme alışkanlıkları taşıyorlardı. Bu gözlemler onu, fosillerin bir dönem yaşadığını kanıtladığı soyların, halen yeryüzünde yaşayan hayvanlarla akraba olması gerektiği sonucuna götürdü.

Darwin’i en çok ilgilendiren konulardan biri, doğa güçlerinin yeryüzünün değişmesi üzerindeki etkisiydi. O dönemde doğa bilimcileri arasında etkili olan teorilerden biri, dünyanın çeşitli defalar doğa felaketleri yaşadığı ve bu felaketlerden kurtulan canlıların soylarını sürdürme şansına sahip olduğu teorisiydi. Buna göre son felaket Nuh’un gemisine sığdığı kadar canlı türünün kurtulduğu büyük tufandı.

Charles Darwin, yaptığı gözlemlerle bu teorilerden adım adım sıyrılmıştı. Büyük bir fosil ve hayvan-bitki örnekleriyle geziden dönmüş ve bunların incelenmesine ve sistemli bir şekilde değerlendirilmesine yoğunlaşmıştı.

 

Evrim teorisinin doğuşu

Darwin, incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa, çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ancak, “evrim” denen bu değişim sürecini tetikleyen neydi? İngiltere’ye döndükten sonra üzerinde çalıştığı ve görüşlerine değer verdiği doğa bilimcilerle tartıştığı konu esasta buydu.

Darwin’in evrim teorisini kurararken, ona ışık tutan ve onu etkileyen Malthus’un “Nüfus üzerine deneme” adlı kitabı oldu. Malthus’un tezine göre, bütün canlılar bir varolma ya da yok olma savaşı içindedir. Savaşların sebebi nüfus artışıdır. Çünkü beslenme kaynakları sınırlıdır ve bunlara sahip olmak için insanlar zorunlu olarak savaş yürütmek zorunda kalmaktadırlar. Bu savaşta güçlüler zayıfları ezer geçer.

Malthus’un tezindeki “varolma savaşı”yla kendi gözlemleri arasında bağ kuran Darwin, evrim teorisininin itici gücünün ne olduğuna yanıt veriyor ve bunu doğal seleksiyon ve çevreye uyum olarak tanımlıyordu. Darwin, bitki ve hayvan dünyasından yola çıkarak, yaklaşık olarak 1838 yılında “doğal seleksiyon (eleme) ve evrim” teorisini kaba hatlarıyla yazdı. Fakat, bu teorisini hemen kitap olarak yayınlama cesaretini bulamadı. Onun evrim teorisi din kitaplarının ve kilisenin dünyanın ve canlıların tanrı tarafından yaratıldığı hakim idealist dünya görüşüne aykırı düşüyordu. Bir doğa bilimcisi olarak gözlemlerinden sonuçlar çıkarmaya başladığından beri dinden ve kiliseden kopmuş olan Charles Darwin bu son adımı atmaktan ve teorisini dünyaya açmaktan düpedüz çekiniyordu. Notlarını üzerine “ölümümden sonra açılacak” diye yazarak paketlemişti. Bu paket ve eklediği yeni notları neredeyse yirmi yıl Charles Darwin’in evinin merdiven altındaki süpürgeliğinde, sandıkta durdu.

 

Bitki, havyan ve fosil incelemekle geçen bir yaşam

Charles Darwin, dünya gezisinden döndükten sonra birkaç yıl Londra’da kaldı. Cambridge Üniversitesinde dostu Henslow’la birlikte koleksiyonlarını tanıtıyor ve gezide yaptıkları keşifler hakkında konferanslar veriyorlardı.

Bu dönem bilim dünyasından bir dizi dost edinmişti. Bunlardan biri Darwin’in evrim teorisinin ateşli bir savunucusu olmuş ve şimşekleri üzerine çekmiş olan Thomas Henry Huxley idi. T. H. Huxley dostu Darwin’in eserinin önemini şöyle dile getiriyordu:

“Biz türlerin oluşumuna ilişkin, doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir bir açıklama arayışı içindeydik. Aradığımızı “Türlerin Kökeni”nde bulduk. Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı. Bilimsel görünen diğer açıklamaları bulamıyorduk. Darwin kuramı her yönüyle bilimsel yeterlikte idi.” (Down House, s. 41)

Daha sonra evlenen ve çocuk sahibi olan Darwin, Londra dışında büyükçe arazili bir ev satın aldı. Burada kendisine çalışma ve bahçesinde bitkiler yetiştirip bunlar üzerinde inceleme yapma imkânı hazırlamıştı. Çok düzenli ve disiplinli bir yaşam sürdüren Charles Darwin’in bundan sonraki yaşamınının merkezinde evrim teorisi ve bunun için yaptığı incelemeler durmaktaydı.

 

Ve Charles “Türlerin Kökeni”ni yayınlıyor

Yirmi yıla yakın bir süre notlarını merdiven aralığında saklayan Charles Darwin, sonunda “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayınlama kararı veriyor. Bu karar değişikliğine yolaçan şey, kendisine postayla ulaşan bir taslak oluyor. 1857 yılında İngiliz biyolog Alfred Russel Wallace hazırladığı bir taslağı yayınlaması ricasıyla Darwin’e gönderiyor. Bu taslakta yeralan görüşler, düşünceler, Darwin’in hazırladığı ve ölümünden sonra yayınlanmak üzere sakladığı notlarla örtüşüyordu. Bunun üzerine Darwin “Türlerin Kökeni”ne dair notlarını ve Wallace’in taslağıyla birlikte “Linnean Society”nin (bilim kürsüsü) bilgisine sundu. Darwin’in bu teorinin ilk kurucusu olduğu kabul edildi. Bir yıl sonra Darwin ve Wallace’in çalışmaları hakkında makaleler yayınlandı. 1859 yılında Darwin “Türlerin Kökeni” adlı yapıtının ilk kısa biçimini yayınladı. Kitap daha ilk yayınlandığı gün tükendi ve kısa aralıklarla arda arda altı baskısı yapıldı.

Evrim teorisinin içeriği nedir?

Darwin’in evrim teorisinin özü yeryüzündeki türlerin uzun yıllarda değişerek geliştiğidir. Darwin evrim teorisi üzerinde çalışırken şu hipotezlerden yola çıkar:

  1. Değişkenlik: Dünya değişmez değildir, tam tersine sürekli bir değişim sürecindedir.
  2. Türlerin akrabalığı: Tüm organizmalar sürekli bir farklılaşma sürecinde ortaya çıkmıştır ve onların ortak ataları vardır.
  3. Evrim bir süreçtir: Darwin’e göre evrim sürekli bir süreçtir ve sıçramalarla gerçekleşmez.
  4. Doğal seçmece: Çevre koşullarına en iyi uyum sağlayan canlılar en fazla ürerler ve bunun sonucu daha az uyum sağlayanlar yaşam alanlarından itilirler. Uyum sağlama açısından ne avantajlı ne de dezavantajlı olan değişiklikler bu süreçte etkilenmezler.

Bu hipotezler, Darwin’in gözlenebilir kabul ettiği şu olgular üzerinde yükselmektedir:

* Üreme biçimleri ne olursa olsun, canlılar geometrik diziyle çoğalma eğilimindedir

* Bu eğilime karşın türlerde nüfus aşağı yukarı sabit kalmaktadır

* Doğal kaynaklar sınırlıdır, nüfus artışına paralel olarak değişmemektedir.

* Bir türün iki örneği hiçbir zaman tıpatıp aynı değildir. Böylelikle her tür içinde büyük bir değişkenlik potansiyeli mevcuttur.

* Değişkenliğin büyük bir bölümü genetiktir.

Bütün bu olgulardan Darwin, “yaşam savaşı” dediği ilkeye ulaşır.

Buna göre, belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşımı varolduğundan, doğal koşullara uyum bakımından, özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin (veya türlerin) egemenlik kurması ve diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır. Böylece evrimin itici düzeneği de bulunmuştur: Doğal seleksiyon (eleme). Darwin’in evrim teorisi günümüze dek, bilim dünyasından da bir dizi eleştiriyle karşılaşmış ve yeni bulunan olgular temelinde hep yeniden tartışma gündemine gelmiştir. şimdiye kadarki bütün gelişme, Darwin’in teorisinin kimi ayrıntılarındaki yanlışların giderilmesi, düzeltilmesi, fakat evrim teorisinin genelinin ve bilimsel temelinin de doğrulanması yönünde olmuştur. Günümüzdeki her yeni buluş, esasen Darwin’in evrim teorisinin kanıtlanması sonucunu doğurmaktadır.

 

Marx ve Engels’in Darwin hayranlığı

Bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels Darwin’in evrim teorisinin insanlık tarihi açısından büyük önemini derhal kavramış ve onu derhal benimsemişlerdir.

Marx, Darwin’e büyük bir sempati beslemiştir. O, bu sempatisini kendi eseri “Das Kapital”i, içine el yazısıyla “Charles Darwin’e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx’tan” notuyla ona armağan ederek göstermiştir.

Marx ve Engels, Darwin’in evrim teorisinin materyalist dünya görüşünün en önemli dayanağı olma özelliğini görüyorlardı. Evrim teorisi en başta, dünyanın ve bütün canlıların yaratıcısı, bütün herşeyin belirleyicisi olarak tanrı düşüncesine, (idealizme) en büyük darbeyi, ölümcül darbeyi vuruyordu.

Engels, “Doğanın Diyalektiği” adlı yapıtında bunu şöyle ifade ediyor:

“Ele aldığımız dönemin doğa bilginleri için ise, dünya, kemikleşmiş, değişmez bir şeydi ve bunların çoğuna göre de bir hamlede yaratılmıştı. Bilim, henüz tanrıbilimin ağı içindeydi. Her yerde sonal nedeni, bizzat doğanın kendisi tarafından açıklanamayacak bir dış itişte arıyor, bir dış itişte biliyordu. Newton’un büyük bir azametle “evrensel gravitasyon” adını verdiği çekimi, maddenin temel özelliği olarak anlaşılsa bile, o takdirde, gezegenlerin yörüngesini yaratan açıklanmamış teğetsel kuvvet nereden geliyordu. Sayısız hayvan ve bitki türleri nasıl çıkmıştı. Bütün bu sorulara, doğa bilimi, sık sık, herşeyden sorumlu bir yaratıcı ileri sürerek yanıt veriyordu. (…)

Ensonu, biyolojik araştırma alanında da geçen yüzyılın (18. yüzyılın) ortalarından itibaren düzenlenen bilimsel geziler, Avrupa’nın dünyanın her yanındaki sömürgelerinde yaşayan uzmanların daha derin araştırması ve bütün bunların üstünde genellikle eskivarlıkbilim, anatomi ve fizyolojideki gelişmeler ve özellikle mikroskobun kullanılması ve hücrenin keşfi, karşılaştırma yönteminin uygulanmasını olanaklı kılan ve aynı zamanda vazgeçilmez hale sokan bir yığın malzemenin toplanmasını sağladı. (…)

Ama onun davasında, parlak bir umut olan şey, (…) 1859’da Darwin tarafından zafere ulaştırılmıştır. (…)

Bu, organik ve inorganik doğa arasındaki uçurumu asgariye indirmekle kalmamış, aynı zamanda, daha önce, organizmaların soy teorisinin karşısına çıkan güçlüklerden en temel olanlardan birini kaldırmıştır. Yeni doğa görüşü, bellibaşlı özelliklerinde tamdı: Bütün katılıklar giderilmişti, bütün sabitlik ortadan kaldırılmıştı, sonsuz olarak görülen bütün özgürlük geçici hale gelmişti, doğanın tümünün, sonsuz akım ve çevrimsel bir gidiş içinde hareketli bir şey olduğu gösterilmişti.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, 3, Sol Yayınları, s. 59-60)

“Tabiat metafizik olarak değil, diyalektik olarak işlemektedir. Bununla ilgili olarak herkesten önce Darwin’in adı anılmalıdır.” (Engels)

Darwin’in çalışmalarını çok önemseyen Marx ve Engels salt onun çalışmalarını izlemekle kalmamış, teorisini benimsemiş, görüşlerini idealist cepheden gelen saldırılara karşı savunmuş ve ona dayanarak kendi teorilerini geliştirmişlerdir. Darwin’in ilk kitabı olan “Türlerin Kökeni”nin yayınlanmasından sonra, 1871’de “İnsanın Türeyişi” adlı kitabı yayınlanmıştır. Bu kitap, “insanın aşağı bir biçimden türediği”ni kanıtlamakta ve insanlar ile maymunlar arasındaki akrabalık tezini ileri sürmekteydi. Kitapta, insanın maymun atalarından ayrılmasında dört ayak üzerinde yürüyüşten iki ayak üzerinde yürüyüşe geçmesinin oynadığı rol ortaya konuyordu. Engels, Charles Darwin’in tezinden etkilenerek ve ona dayanarak “Maymundan insana geçişte emeğin rolü” başlıklı makalesini kaleme aldı. Engels, Darwin’in tezini ilerleterek şu saptamada bulunuyordu:

“Darwin, atalarımız olması gereken bu maymunların yaklaşık bir betimlemesini bize vermiştir. Bunların bedeni tamamen kıllarla örtülüydü, sakalları ve sivri kulakları vardı ve ağaçlar üzerinde sürü halinde yaşıyorlardı. Tırmanma, ellere ve ayaklara farklı işlevler kazandırmaktadır ve yaşam tarzları yerde hareket etmelerini gerektirdiğinde, bu maymunlar, yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece, maymundan insana geçişte kesin adım atılmış oldu.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar 3, Sol Yayınları, s. 81)

Ve şöyle devam eder Engels:

“Atalarımızın, binlerce yıllık sürede, maymundan insana geçiş döneminde, ellerini yavaş yavaş uyarlamayı öğrendikleri ilk hareketler, ancak en basit işlemler olabilirdi. En ilkel yabanıllar, hatta aynı zamanda fiziksel bir gerileme göstererek daha çok hayvana benzer bir duruma dönüşenler bile, bu geçiş dönemi yaratıklarından çok daha üstündür. İlk çakmak taşı insan eliyle bıçak haline getirilinceye kadar, öyle dönemlerden geçirilmiştir ki, bizce bilinen tarihsel dönem, onunla karşılaştırılınca önemsiz görünür. Ama asıl adım atılmıştı: el, serbest hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler kazanabilirdi. Böylece kazanılan daha büyük esneklik (souplesse) kuşaktan kuşağa geçiyor ve artıyordu.

O halde el, yalnızca emeğin organı değildir, emeğin ürünüdür de Ancak emeğin, gittikçe yeni işlemlere uygulanmasıyla, geliştirilmiş kasların, eklemlerin ve, daha uzun aralıklarla, kemiklerin kalıtsal yoldan geçmesi, bu kalıtsal inceliğin, yeni, giderek daha karmaşık duruma gelmiş işlemlere, giderek yenilenen biçimde uygulanması, insan elini, Rafael’in, tablolarını, Thorwaldsen’in heykellerini, Paganini’nin müziğini yaratabilecek bu yüksek yetkinlik düzeyine kadar getirmiştir.” (age, s. 82)

Yazının devamında Engels, değişim ve gelişim gösterenin tek başına el olmadığı, “karşılıklı gelişme yasası”yla uyum içinde bir dizi organın, bu arada insanın gırtlağı ve ağız organlarının da geliştiğini ve insanların konuşmaya başladığını anlatıyor.

Marx ve Engels’in büyük önem verdikleri Darwinci evrim teorisi, daha ilk günden itibaren karşıtlarının yoğun saldırısına uğramış ve bu tez çürütülmeye çalışılmıştır. Fakat, Darwinci evrim teorisi öyle sağlam kanıtlara dayanıyor ve dünyanın oluşumunu açıklıyordu ki, bu teorinin genel kabul görmesi çok uzun süre engellenemezdi. Ve sonuçta da öyle oldu. Darwinci evrim teorisi giderek yaygınlaştı ve başta bilim dünyasında olmak üzere genel kabul görme oranı arttı.

Bu büyük buluşun, bu büyük teorinin diyalektik-materyalist dünya görüşüne kazandırdığı öyle büyüktü ki, Marx ve Engels Darwin’i her türden karşıtına karşı savunmayı kendilerine görev bildiler. Engels, örneğin, “Anti-Dühring” adlı yapıtının “Doğa felsefesi” bölümünde Eugen Dühring’in Darwinci evrim teorisine getirdiği eleştirilerle uğraşmış ve Dühring’in idealizmine karşı Darwin’i savunmuştur.

Sosyaldarwinizm

Darwin’in teorisi, özellikle din ve kilise cephesinden olmak üzere yoğun eleştiriler almıştır. Onun teorisini çürütmek için, Darwin’in Galapagos adalarında evrim teorisini “uydurduğu” bu teorinin onun geniş “hayalinin bir ürünü” olduğu vs. de ileri sürülüyordu. Ancak, sorunun bir de diğer yanı vardır. Kimileri de Darwin’in teorisine sarılmakla kalmıyor onu insan toplumun gelişme yasalarına uygulamaya kalkışıyordu. Darwin, Maltus’un “nüfus teorisi”nde ifade edilen “yaşam savaşı”nı hayvan ve bitki dünyasındaki gelişim yasasına uyarlarken, kimileri de tersten yaklaşıyor ve Darwinci evrim teorisini Maltus’un nüfus teorisinden çıkardığı gerici sonuçları doğrulamak ve daha da geliştirmek için kullanıyorlardı. Engels, “Anti-Dühring” eserinde, bunun sorumlusunun Darwin değil, Darwin’i kendi gerici teorilerine dayanak etmek isteyenlerin olduğunu tespit ediyor ve Darwin’i savunuyor: “…varoluş mücadelesi de, herhangi bir Malthusçu yorum olmadan, doğada aynen öyle varolabilir.” (Friedrich Engels, Anti-Dühring, İnter Yayınları, s.117)

Darwin’in teorisinin izin verilemez biçimde insan toplumunun gelişme yasalarına uyarlanması sosyal-Darwinizm olarak adlandırılmaktadır. Buna göre, dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunduğu için bu her zaman güçlülerin veya “uygunların” kazanacağı bir “yaşam mücadelesi” de sürmek zorundadır. Bu teori en uç noktasında “üstün ırk”ların diğerleri üzerinde egemenliğinin “doğa yasası” kadar “doğal” olduğu ırkçı teorilere kadar götürülmüştür. Bunun en uçtaki örneği Hitler faşizmidir. Nazizim, kendi ırkçı teorilerini sosyal-Darwinizme dayandırmış ve bunu “aşağı” diye damgaladığı Yahudileri, Çingeneleri vb. yoketmeye kadar götürmüştür. Hitler ünlü “Kavgam” kitabında bunu şöyle ifade etmektedir:

“Tarih doğanın kendi kendine oluşturacağı yeni bir ırksal hiyerarşi sonucunda eşi benzeri olmayan bir imparatorluk meydana getirecektir.”

Naziler, ırkçı teorileriyle salt milyonlarca insanı yoketmekle kalmadılar. Bunun ötesinde üstün Alman, “Ari” ırkını geliştirme çabalarında bulundular. Mavi gözlü, sarışın, “Aryen ırk özellikleri”ne sahip dedikleri insanları damızlık hayvanlar gibi yanyana getirerek çiftleşmeye zorladılar. Ancak, doğa onlara oyun etti ve istedikleri sonucu alamadılar. Fakat, ırkçı-faşist ideolojiler sosyal-Darwinizmi kendilerine dayanak yapmaktan bugüne kadar vazgeçmediler.

 

Bugünün tartışmaları – Ultra Darwinizm

Darwin, bundan 146 yıl önce yayınlanan “Türlerin Kökeni” adlı kitabında insanın evrimi hakkında ancak şu cümleyi yazabilmişti: “İnsanlık ve insanlık tarihinin üzerine de ışık düşecektir.” Kitabının yayınlanmasının ardından yürüyen hararetli tartışmalar ve evrim teorisini gösterilen büyük ilgi onu cesaretlendirmiş ve 1871 yılında „İnsanın Türeyişi“ adlı eserini yayınlamasını sağlamıştı. Kitabın ana tezi, insanların Havva ile Adem‘den değil, maymun atalarından türediğiydi.

Darwin’in eseri yayınlandığında dönemin tartışmalarında önemli bir rol oynayan Papaz Worcester’in karısının şöyle dediği anlatılır: “İnsanlar maymundan türüyormuş, öyle mi? “Eğer bu doğruysa, o zaman bunun duyulmaması için dua edelim.”

İnsanın evrimi her geçen gün biraz daha aydınlanıyor. Her yeni bulunan fosil, ya da tekniğin gelişmesiyle yapılan yeni incelemeler, insanın evrimi ve soyağacı konusunda tartışmalara ve bilginin yenilenmesine yolaçıyor.

Darwin’de örneğin, çevreye uyum ve doğal seleksiyon türlerin gelişmesi farklılaşmasının itici gücü olarak kabul edilirken, bu farklılaşmanın hangi temelde gerçekleştiği daha net bilinmiyordu. Genetik biliminin gelişmesiyle kalıtımın hangi kurallarla gerçekleştiği öğrenildi. Bu arada türlerin farklılaşmasında önemli bir rol oynayan mutasyon fenomen olarak ortaya çıktı. Kalıtım özelliklerini taşıyan genlerin kimyevi bileşimi (DNA -Desoxyribonukleinacide) ve her hücre çekirdeğinde kalıtım molekülleri olarak varoldukları tespit edildi. Her hücre bölünmesinde önce bu kalıtım molekülleri tümüyle kopyalanmakta, böylelikle her bölünen hücre aynı kalıtım enformasyonuna sahip olmaktadır. Ancak bazen bu kopyalamada hatalar olabilmektedir: Aynı bir yazıyı kopyalarken belli kelimelerin yanlış yazılması, cümle ya da paragrafların atlanmasında olduğu gibi! Kalıtım enformasyonunun değişmesine yolaçan bu tür “kopyalama hatası”na mutasyon adı verilmektedir. Mutasyonların ezici çoğunluğu canlılar için zararlı olmaktadır ve bu nedenle “doğal elek”te ayıklanmaktadır. Ancak, bazen de mutasyonlar onu taşıyan canlıya, diğer soydaşlarına göre bir avantaj sağlayabilmektedir. Bu onun çoğalmasına ve soyunu daha iyi sürdürmesine yardımcı olabilmektedir. Demek ki, türlerin büyük çoğunluğu bu tür -tamamen tesadüfi- mutasyonlar, yani “kopyalama hataları” temelinde gelişmiştir. (Yani insanın gelişmesi esasen “hata” üzerinde yükselmektedir dersek, hiç de yanlış olmaz!)

Bütün bunlar yeni bulgular, bilgiler. Ve her geçen gün bu bilgilere yenileri ekleniyor. Fakat şurası da açık: Bugüne kadarki bütün bulgular insan ile maymunun atalarının bir olduğu Darwinci tezi doğruluyor. Tartışmalar, insanlığın bir beşikten mi yoksa birden çok beşikten mi türediği, hangi akrabalık dizisinin olduğu ve insan evrimindeki etkenlerin neler olduğu üzerine yürüyor.

Geo dergisinin Eylül 1998’de yayınladığı dosyaya göre insanların atalarının ilk öncülü -Australopithecus afarensis- bundan yaklaşık 4,8 milyon yıl önce Afrika bölgesinde yaşıyordu. İklim ve jeolojik değişikliklere bağlı olarak Afrika ile Avusturalya arasındaki ilk kopuş meydana geldi ve bunun sonucu olarak yaklaşık 3 milyon yıl önce soy bölündü: Australopithecus afarensis güneye doğru yayıldı. Kuzeyde ise Australopithecus africanus gelişmeye ve yayılmaya başladı. Daha sonra -bundan 2,5 milyon yıl önce- iklim değişikliklerine bağlı olarak ikinci büyük tür bölünmesi oldu. Australopithecinen türünden ayrılan Homo rudolfensis ilk alet üreten insan-maymunları oluşturdu. Bundan yaklaşık 400 bin yıl sonra (yani bugünden 2,1 milyon yıl önce) Australopithecus africanus türünden ayrılan Homo habilis insanlığın ilk atası olarak tarih sahnesine çıktı ve kıtalara yayıldı.

Bazı bilim adamları, insanlığın bir tek beşikten çıkıp yayıldığı tezine karşı, homo habilis’in birbirbirinden bağımsız olarak dünyanın çeşitli bölgelerinde geliştiği ve daha sonra birbirine karıştığı tezini ileri sürmektedir. Öyle ya da böyle, bugünün bilgisine göre insanlığın tarihi yaklaşık 2 milyon yıl olarak kabul edilmektedir.

Darwin evrim teorisini yazarken kalıtım ve genetik hakkında çok az şey biliniyordu. Günümüzde artık gelişkin bir gen-teknolojisi var ve insanın gen haritasının tümüyle çıkarılması konusunda bilim insanları uluslararası bir yarış içinde. Gen tekniğindeki buluşların nasıl kullanılacağı olduğu kadar bu buluşların nasıl yorumlanacağı da çeşitli ekollerden bilim insanları ve onlardan beslenen ideologlar arasında keskin tartışmalara yolaçıyor. Örneğin; sosyal biyologlarla ittifak içinde evrimpsikolologları insanın davranış ve duygularında kayda değer bir değişim olmadığını, bugünün insanlarıyla yüzbinlerce yıl önce yaşamış ataları arasında davranış ve duygular bağlamında pek büyük fark göstermediğini, bugün de hala dünyanın Plaistozen dönemindeki insanlar gibi avcı ve toplayıcı özelliklerini taşıdığımızı ve bunun genetik olduğunu iddia ediyorlar. İnsanın “yaşam savaşı”nın genetik bir temeli olduğunu ileri süren İngiliz biyolog Richard Dawkins, bu tezini güçlendirmek için işi daha da ileri götürerek “egoist gen” diye bir kavram icat etmiş bulunuyor.

Genler ne kadar belirleyicidir? Doğa, koşullar ve insanlık kültürünün birbiriyle ilişkisi nedir? Bu tartışma, esasen yüzyıllardır idealistlerle materyalistler arasında yürüyen eski tartışmanın yeni bir temelde canlanması anlamına geliyor. Bir yanda belirli bir genetik yapıyla yeryüzünde ilerleyen insanların genetik yapısından, dolayısıyla “kendi doğasından” kopamayacağını ileri sürüp, en gerici teori ve tezlerin şampiyonluğunu yapanlar… Diğer yanda, belirli bir genetik yapıyla dünyaya gelen bir insanın gelişiminin nasıl olacağında, en az genleri kadar onu çevreleyen koşulların da belirleyici olacağını; insanların hayvanlar aleminden kopmasından bu yana sosyo-kültürel bir evrim geçirdiğini ve geçirmekte olduğunu ve insan davranış ve duygularının bundan bağımsız ele alınamayacağını savunanlar.

Genler belirleyicidir tezini savunan sosyal – biyologlar ve evrim psikologlarının yaptığı, insanları salt biyolojisiyle tanımlayan sosyal darvinizmden başka bir şey değildir. Bunlara bugün ultra-darwinistler de denilmektedir. Ultra-Darwinistler, evrim sürecinin tek itici gücü olarak “yaşam savaşı”nı görmekte, genetik-indirgemeci araştırma sonuçlarından yola çıkarak insanların toplumsal davranışlarını (örneğin şiddet, örneğin cinsellik, vb.) gerici bir ideolojiyle açıklamaya çalışmaktadırlar.

Bu teorinin savunucuları örneğin, kadın ile erkeğin cinsel davranışlarının “doğaları itibariyle” farklı olduğunu, soyunu sürdürmek gereğiyle erkeklerin promiskuite (çok eşlilik) eğilimi, kadınların ise monogam (tekeşlilik) eğilimi taşıdıklarını ileri sürmekte ve bununla kadın ile erkeğin bugünkü toplumsal davranışlarını açıklamaya çalışmaktadırlar. Aynı şekilde, erkeğin agresif ve kadının da uysal olmasının doğa koşullarına uyum sağlamayla ilişkili olduğunu savunanlar ve bununla bugünün toplumsal koşullarında kadın ile erkeğin konumunu açıklamaya çalışanlar vardır. Bunlara göre pederşahi toplum ideolojisi değil, insanın doğasıdır kadın ve erkek rollerini belirleyen. Hangi bilimsel laborutuvardaki ‘araştırmalara’ dayalı olursa olsun, bütün bunların eski bilinen gerici teorileri yeniden ısıtıp önümüze sürmekten başka bir şey olmadığı açıktır. Bu teorilerin en tehlikeli yanı, ileri sürülen tezlerin varolan toplumsal koşullardaki insan gözlemleriyle uyuşması, dolayısıyla ‘akla yatkın’ olmasıdır. Esasen bu tür tezler verili toplumsal koşulları bir kez daha onaylamaktadır -başka bir şey değil! Dolayısıyla, bu türden tezler çok kolay yaygınlaşabilmekte ve her türden egemenlik ideolojisine, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe “bilimsel temel” kılıfı sağlayabilmektedir.

Ve modern Darwin karşıtları…

Fakat salt Darwin’e ayı dostluğu yapan sosyal-Darwinciler yok piyasada! Darwinci evrim teorisine karşı mücadele eden güçlü bir gericilik de sözkonusu. Yüzyılı aşkın bir süre Darwinci evrim teorisine karşı direnen Katolik kilisesi 1996 yılında Vatikan’dan Papa Johannes II. Paul’ün yarım ağızla yaptığı, ‘Darwin’in evrim teorisi bir hipotez olmanın ötesindedir’ açıklaması da durumu değiştirmiyor. Bugün bütün dünyada dinci gericilik “Darwinizm”e karşı mücadele yürütüyor. Merkezi Amerika’da olan “Kreasyonistler” (yani yaratıcıya inananlar), sözümona bilimsellik adı altında (ABD’daki merkezlerini Yaratıcılık Araştırması Enstitüsü olarak adlandırıyorlar!) Darwin’in evrim teorisine karşı haçlı seferi yürütmeye çalışıyorlar. “Evrime inanan tanrıdan şüphe duyar.Tanrının varlığından şüphe duyan kötü bir insan olur. Öyleyse evrim kötülüğün tohumudur.” diyor Kreasyonistler. Darwin’in evrim teorisini din için bir tehdit olarak gören Kreasyonistler güçlü kampanyalarıyla okullarda evrim teorisinin ders planlarında yeralmasını engellemeye çalışıyorlar. Veya en azından evrim teorisinin yaratılış teorilerinden biri olarak anlatılmasını ve İncil’deki yaratılış teorisine de eşdeğer teori olarak vurgu yapılmasını talep ediyorlar.

Ancak, Darwinci evrim teorisine ateş püskürenler salt Hristiyan gericiler değil. İslam gericiliği de bu noktada hiç geri kalmıyor. Tam tersine! Bütün yöntemlerle Darwinci evrim teorisine karşı mücadele ediyorlar. Onların da çıkış noktası aynı: “Değişmeyen formül Darwinizm=ateizm”. Örneğin internette “Bilim Araştırma Vakfı” adına işletilen web sayfasında şunlar yazılıyor:

“Darwin, misyonuna tek başına soyunmamıştı. Bir başka deyişle, 19. yüzyıl Avrupası’ndaki din aleyhtarı hareketlerin öncüsü olan Mason örgütü, ilk ortaya çıktığı günden itibaren onu kararlı bir biçimde destekledi. İlk ortaya atıldığı zamanlarda çoğu kimsenin gülüp geçtiği evrim teorisi, bu ideolojik destek sayesinde bir kaç on yılda büyük bir popülarite kazandı.”

“Darwin’in teorisi, natüralist/materyalist felsefelere, daha doğrusu tüm bunların temelini oluşturan ateizme hizmet ediyordu.”

“Darwinizm ateizm demektir ve ateizm var olduğu sürece de yaşayacaktır. Bugün, bilimsel geçersizliği açıkça ortaya çıktıktan sonra bile ısrarla savunulmasının nedeni de budur.” (www.bilimselarastirmavakfi.org)

Bir başka internet sayfasında da şunlar söyleniyor:

“Komünist ideoloji 150 yıl boyunca dünyaya kan kusturdu. Ancak bu zulmün arkasında, çoğu insanın pek dikkat etmediği bir başka fikir yatıyordu. Komünist ideolojilerin ve rejimlerin ortak fikri dayanağı, Darwin’in evrim teorisiydi.” (www.harunyahya.org)

Bir başka internet sayfasında ise sözümona ırkçılığa ve Sosyaldarwinizme karşı çıkma adına Darwinci evrim teorisine saldırılıyor:

“Günümüzde de hâlâ pek çok antisemit veya benzeri ırkçı akım, Sosyaldarwinizmden ilham almaktadır… Kısacası, 19. yüzyılda, pagan kültürün yeniden uyanmasıyla ve Darwin’in evrim teorisiyle doğan faşist ırkçılık, 21. yüzyılda yine aynı temellere dayanarak gelişmeye devam etmektedir.” (www.islamatisemitizmilanetler.com)

Bu satırlarda islam gericiliğinin Darwinci evrim teorisi karşısındaki korkusu okunmaktadır. Haklılar, Darwinci evrim teorisi dünyanın yaratılışını tanrıya bağlayan her türden dinci ideolojinin temeline darbe indirmiştir. Bu ölümcül darbeyi hisseden dinci gericilik Darwinci teoriye olan güvenirliği kırmak için elinden gelen her türlü yönteme başvurmaktadır. Bu nedenle Darwin’in teorisiyle sosyaldarwinistleri bir tutmakta, ona ırçılık, faşizm, masonluk ve hatta anti-semitizm atfetmekdir. Onlar da her yeni buluşu yeniden yorumlamakta, böylelikle kendi ideolojilerine “bilimsel temel” sağlamaya çalışmaktadırlar. Tabii ki, bütün bulguları ‘Darwinci evrim teorisi çürütüldü’ biçiminde yorumlamaktadırlar.

Şunu da belirtmekte fayda var: Hristiyan gericiliğin protestolarına ve direnişlerine rağmen Batılı ülkelerde Darwinci evrim teorisi çoktan genel kabul görmüş durumdadır ve ders programlarında yeralmaktadır. Aynı şey ama “müslüman dünya”nın çoğunluğu açısından geçerli değil. Müslüman ülkelerin önemli bir bölümünde Darwinci evrim teorisi yok sayılıyor ve okul ders programlarında yeralmıyor. Bunlar da olgular… Bu noktada son olarak Türkiye’de yaşanan gelişme de tehlikeli bir eğilime işaret ediyor. Eylül ayında gazetelerde çıkan bir habere göre “Milli Eğitim Bakanlığı evrim teorisini fen bilgisi kitabından çıkarmaya yönelik düzenlemeler yaparken, kitapta evrim teorisinin anlatıldığı bölümler makaslandı… Kitaptan şu bölüm çıkarıldı: ‘Darwin’in düşüncesi; bir topluluğun aynı türden diğer topluluklarla ilişkisi kesilirse, yeni türlerin oluşabildiğidir. Kuşlar rotalarının dışında sürüklenip uzak adalara ulaştıklarında geri dönemezler. Mutasyona uğrarlar. Zaman içinde topluluklar o denli değişir ki, bu 2 topluluğun bireyleri bir araya gelseler bile çiftleşemez. 2 farklı türden söz edilir. Yeni türlerin oluşumu ve değişimiyle ilgili çalışmalar bugün de sürdürülmektedir. Moleküler biyoloji, embriyoloji, genetik gibi alanlardaki araştırmalar bu konuya yeni bulgular kazandırmaktadır.” (22.9.05 Hürriyet)

Sözkonusu bölümün 8. sınıf fen kitabından neden çıkarıldığının gerekçesi olarak bu bölümün “öğrencilerin seviyesini aştığı” ileri sürülmüştür. Bunun sudan bir gerekçe olduğu gayet açıktır. Darwinci evrim teorisi hükümeti rahatsız etmektedir. Sessiz sedasız bir şekilde bu teori ders kitaplarından çıkarılmak istenmektedir. Bu bütün gercilerin ortak arzusudur. Amerika’da ya da Türkiye’de, hristiyan ya da müslüman dünyada farketmemektedir.

Ancak güneş balçıkla sıvanamaz. Hangi odaktan gelirse gelsin, Darwinci evrim teorisine saldırı gericilikten başka birşey değildir.

GÜLFER UĞUR, Eylül 2005