Bir Yıl­maz Gü­ney fil­mi da­ha çe­kil­dik­ten on al­tı yıl son­ra Tür­ki­ye’de gös­te­ri­me gir­di. Gü­ney Du­var fil­mi­ni “So­ba, pen­ce­re ca­mı ve iki ek­mek is­ti­yo­ruz” ad­lı ro­ma­nın­dan esin­le­ne­rek çek­miş­tir.

Yıl­maz Gü­ney Ulu­can­lar (ölü­can­lar) Ce­za­evin­dey­ken ço­cuk ko­ğu­şun­da is­yan çı­kar. Kış­tır, so­ğuk­tur ve yi­ye­cek az­dır. Ço­cuk­lar ko­ğu­şu­nun ca­mı kı­rık­tır ve ço­cuk­lar da­ya­na­maz is­yan baş­la­tır­lar. Ta­lep­le­ri bir so­ba, bir pen­ce­re ca­mı ve de faz­la­dan iki ek­mek­tir. Bu hak­lı ta­lep­le­ri­ne kar­şı­lık ço­cuk­la­rın is­ya­nı şid­det­le bas­tı­rı­lır ve ta­nın­ma­ya­cak ha­le ge­ti­ri­lir­ler. Ço­cuk ko­ğu­şu­nun is­ya­nı tüm ce­za­evi­ne ya­yı­lır. Dev­rim­ci tut­sak­lar da ka­tı­lır­lar is­ya­na.
‹s­ya­nın baş­la­dı­ğı gün Fa­toş Gü­ney Yıl­maz Gü­ney’i zi­ya­re­te git­miş­tir. An­cak ce­za­evi­nin önün­de is­ya­na kar­şı ön­lem­ler alın­mıştır; jan­dar­ma­lar kim­se­nin içe­ri­ye gir­me­si­ne izin ver­me­mek­te­dir­ler. Fa­toş Gü­ney en­di­şe için­de ora­da bek­ler­ken ya­nı­na ge­len bi­ri­si ona Yıl­maz’dan ya­zı­lı bir me­saj ile­tir. Gü­ney me­sa­jın ba­sı­na ile­til­me­si­ni is­te­miş­tir. Me­saj­da ço­cuk­lar ko­ğu­şu­nun hak­lı ta­lep­le­ri ye­ri­ne ge­ti­ril­me­di­ği için is­ya­nın baş­la­dı­ğı ya­zı­lı­dır. Tüm dev­rim­ci­ler, de­mok­rat­lar, yurt­se­ver­ler iş­çi­ler ve emek­çi­ler; her­kes ço­cuk­la­rın is­ya­nı­na du­yar­lı ol­ma­ya çağ­rıl­mak­ta; ge­rek ço­cuk­la­ra, ge­rek si­ya­si­le­re uy­gu­la­nan bu bas­kıy­la ken­di­le­ri­ni is­ya­na teş­vik ede­rek çe­şit­li amaç­lar gü­dül­dü­ğü an­la­tıl­mak­ta­dır. ‹m­za ise şöy­le­dir: “Tüm dev­rim­ci­ler adı­na Yıl­maz Gü­ney.”
‹s­yan bir­kaç ga­ze­te­de ufak bir ha­ber ola­rak yer alır. Fa­kat Gü­ney ya­şa­nan­lar­dan çok et­ki­len­miş­tir. Du­var fil­min­de­ki ha­pis­ha­ne Ulu­can­la­r’a çok ben­ze­mek­te­dir. Yıl­maz Gü­ney mü­kem­mel göz­lem ye­te­ne­ği dev­rim­ci du­ru­şu ve sa­nat­çı du­yar­lı­lı­ğıy­la bir baş ya­pıt oluş­tur­muş­tur. Film­de yer al­ma­sı­nı dü­şün­dü­ğü bir çok ger­çek ola­yı ise bu ka­da­rı­na kim­se ina­na­maz di­ye çek­me­miş­tir. Yıl­maz Gü­ney çek­ti­ği film­ler­de ken­di ya­şa­dık­la­rı­nı ve his­le­ri­ni sık­lık­la ak­ta­rır. Du­var’da ce­za­evin­de dı­şa­rıy­la, sos­yal ya­şam­la bağ­la­rı kop­muş in­san­la­rın duy­gu­la­rı­nı çok iyi ak­ta­rı­yor. Dı­şa­rı­da­ki­ler için sı­ra­dan gi­bi gö­rü­nen kuş­la­rın gök­yü­zün­de be­li­ri­ver­me­si ge­ce­le­yin ko­ğu­şun pen­ce­re­sin­de gö­rü­nen bir ay man­za­ra­sı ya da te­sa­dü­fen ce­za­evi­nin du­var­la­rı­nı aşan bir top­la ço­cuk­la­rın da­yak yi­ye­ce­ği­ni bi­le­rek oy­na­ma­ya baş­la­ma­sı gi­bi bir çok çar­pı­cı sah­ne ce­za­evi ger­çe­ği­ni an­la­tı­yor.
Yıl­maz Gü­ney Du­var fil­mi­ni Fran­sa’da çek­miş­tir. Du­var çe­ki­lir­ken fil­min çe­ki­liş bel­ge­se­li ha­zır­lan­ır. Bu bel­ge­sel dün­ya­da­ki bir çok si­ne­ma­cı­lık oku­lun­da ders ola­rak iz­le­til­mek­te­dir. “Du­va­rın Et­ra­fın­da” ad­lı bel­ge­sel fil­min ‹s­tan­bul AKM’de­ki ga­la­sın­da ve An­ka­ra Sa­nat Ti­yat­ro­su’nda gös­te­ril­di.
“Du­va­rın Et­ra­fın­da”, abar­tı­ya ka­çıl­ma­dan her şe­yin ken­di do­ğal­lı­ğın­ca se­yir et­ti­ği sım­sı­cak bir bel­ge­sel ve bir o ka­dar da us­ta­ca plan­lan­mış. Yıl­lar­dır Yıl­maz’a, onun gi­bi­le­re has­ret biz­ler için bü­yük bir duy­gu­sal­lık yük­lü… Ne de ol­sa “bü­yük­lü­ğü­mü halk­tan alı­yo­rum” de­yip maf­ya­tik iliş­ki­ler için­de rant sağ­la­nı­lan bir ül­ke­de sa­nat­çı ke­li­me­si mi­de bu­lan­dı­rı­yor. ‹ş­te bel­ge­sel bu­gün ken­di­ni “sa­nat­çı” ola­rak ni­te­len­di­ren­le­re bu yönüyle de iyi bir ce­vap­tır.
Yıl­maz geç­miş­ten bu­gü­ne ses­le­ni­yor. ‹z­le­yi­ci­si­ne ce­za­evi ger­çek­le­ri­ni çok çar­pı­cı bir şe­kil­de ak­ta­rı­yor. ‹n­san­la­ra na­sıl şid­det uy­gu­lan­dı­ğı­nı, içe­ri­de de dı­şa­rı­da­ki gi­bi çı­kar iliş­ki­le­ri­nin ol­du­ğu­nu, pa­ra­sı ola­nın ora­da da ra­hat için­de ya­şa­dı­ğı­nı, ezi­len­le­rin her yer­de ol­du­ğu gi­bi ora­da da, hat­ta da­ha da çok, ezil­di­ği­ni gö­rü­yo­ruz. Bi­ze ger­çek­ler­le yüz­leş­mek F-Ti­pi’ne kar­şı çık­mak, ce­za­ev­le­rin­de dev­rim­ci tut­sak­la­ra kar­şı ya­pı­lan sal­dı­rı­la­ra kar­şı di­ren­ci­mi­zi ve se­si­mi­zi yük­selt­me­miz için güç ve­ri­yor film.
“Du­va­rın Et­ra­fın­da” ile Yıl­maz Gü­ney’in film se­tin­de­ki ça­lış­ma tar­zı, oyun­cu­lar­la iliş­ki­si an­la­tı­lı­yor. Film­de­ki bir­çok oyun­cu­nun da­ha ön­ce hiç si­ne­ma de­ne­yi­mi ol­ma­mış. Özel­lik­le ço­cuk mahkûm­lar ora­da ya­şa­yan iş­çi ve emek­çi ai­le­le­rin ço­cuk­la­rı. Bun­la­rın ba­zı­sı Kürt, ba­zı­sı Fi­lis­tin, ba­zı­la­rı ise Türk asıl­lı. Bel­ge­sel­de ki­mi za­man öf­ke­li, ki­mi za­man se­ve­cen, ba­zen de özür di­le­yen ama her şey­den önem­li­si ama­cı­na sev­gi ve akıl­la iler­le­yen her ne ya­pı­yor­sa eser­le­ri­nin da­ha iyi ol­ma­sı için uğ­ra­şan Yıl­maz var kar­şı­mız­da.
Bel­ge­se­lin için­de unu­tu­la­ma­ya­cak bir çok sah­ne var. Ba­zı sah­ne­le­rin çe­kim­le­ri sa­at­ler sü­rü­yor: Yıl­maz film­de­ki adı fia­ban olan kü­çük oyun­cu­ya gi­di­yor, “Ha­di ca­nım şim­di ağ­la­man ge­rek, ha­di gay­ret!” di­yor. Kü­çük kah­ra­ma­nı­mız­dan çıt yok. Yü­zün­de sı­kıl­gan bir ifa­de da­ha ön­ce­ki sah­ne­ler­de de bir çok ke­re yap­tı­ğı gi­bi ağ­la­ma­mak­ta ıs­rar edi­yor. Tat­lı dil ol­mu­yor, kız­mak işe ya­ra­mı­yor, bek­li­yor­lar bir tür­lü ağ­la­mı­yor. Ve en so­nun­da mi­ni­ğin rol ar­ka­daş­la­rın­dan bi­ri­si­ni se­te alı­yor­lar. Bu se­fer o de­ni­yor ik­na et­me­yi. Yağ­mu­run al­tın­da ar­ka­da­şı Yıl­maz Gü­ney gi­bi tam bir yö­net­men kim­li­ği­ne bü­rü­nü­yor. Baş­lı­yor ik­na tur­la­rı, bir sü­re son­ra tat­lı dil öf­ke­ye dö­nü­şü­yor, sab­rın ye­ri­ni sa­bır­sız­lık alı­yor, ar­dın­dan bir to­kat bir öpü­cük… Der­ken “Sen ağ­la, ben de ağ­la­ya­ca­ğım!” tek­li­fi ve mi­nik ni­ha­yet ra­zı olu­yor ağ­la­ma­ya. Ar­ka­da­şı me­ga­fo­nu eli­ne alı­yor ve çe­kim­ler baş­lı­yor.
Ya Gü­ney’in gar­di­yan­la­rın da­yak at­tı­ğı sah­ne çe­kim­le­rin­de çe­ki­mi ke­sip ger­çek­te na­sıl da­yak atıl­dı­ğı­nı gös­ter­di­ği sah­ne, eli­ne co­pu alıp hınç­la ken­din­den geç­miş­ce­si­ne sal­dır­gan bir gar­di­yan can­lan­dır­ma­sı; Elia Ka­zan’ın film se­ti­ni zi­ya­re­ti, ço­cuk­la­rın baş­la­rı­nın traş edil­me­si, bü­tün ça­lı­şan­ların bir ara­ya ge­lip marş­lar söy­lemesi gi­bi bir çok de­ğer­li sah­ne… ‹ş­te bel­ge­sel tüm bun­la­rı di­le ge­ti­ri­yor.
Du­var bir dev­rim­ci­nin, bir sa­nat­çı­nın fil­mi­dir. Gü­ney fil­min­de sa­de­ce ce­za­ev­le­ri ger­çe­ği­ni de­ğil, müt­hiş bir us­ta­lık­la dı­şa­rı­sı­nı da ak­ta­rı­yor. Fil­min baş­lan­gı­cın­da ce­za­evi­ni kont­ro­le ge­len ki­şi­ye mah­kûm­lar aç­lık için­de ya­şa­dık­la­rın­dan, yok­sul­luk­tan bah­set­tik­le­rin­de adam tam bir po­li­ti­ka­cı ke­si­li­ve­ri­yor ve ke­mer­le­ri sık­mak ge­rek­ti­ği­ni, ke­mer­le­ri sık­ma­dan bir ül­ke­nin ge­li­şe­me­ye­ce­ği­ni söy­lü­yor. ‹çe­ri­de­ki­le­rin ise dı­şa­rı­da­ki­ler­den da­ha çok ke­mer­le­ri sık­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni an­la­tı­yor. Bu ba­na gü­nü­müz po­li­ti­ka­la­rı­nı ha­tır­la­tı­yor. IMF prog­ra­mı­nı uy­gu­la­mak için ke­mer­le­ri sık­ma­mız ge­re­ki­yor. Av­ru­pa Bir­li­ği’ne gi­re­bil­mek için F-Ti­pi Ce­za­ev­le­ri oluş­tur­mak ge­re­ki­yor. ‹ş­çi­le­rin, emek­çi­le­rin çı­kar­la­rıy­la ala­ka­sı ol­ma­yan bir sü­rü plan zor­la bas­kı ile ha­ya­ta ge­çi­ril­me­ye ça­lı­şı­lı­yor. Son­ra film için­de sık sık din­le­di­ği­miz dış dün­yay­la bağ­lan­tı ku­ran rad­yo prog­ram­la­rı. Bi­ze ül­ke­nin na­sıl gün geç­tik­çe yoz­laş­tı­ğı­nı ak­ta­rı­yor. Film­de ara ara jan­dar­ma­la­rın iki ya­nın­da ağaç­lar olan bir yol­da koş­tuk­la­rı­nı ve o meş­hur ko­şu tür­kü­sü olan “Yay­la­lar”ı söy­le­dik­le­ri­ni iz­li­yo­ruz. “Kom­şu kı­zın zap­tey­le yay­la­lar yay­la­lar…” Be­yin­le­ri sa­de­ce ita­at et­me­yi öğ­re­nen sal­dır de­yin­ce sal­dı­ran, sus de­yin­ce su­san film­de bir yı­ğın gö­rün­tü­sü ve­ren bu sah­ne­ler­de 12 Ey­lül’ün iz­le­ri­ni bu­lu­yo­ruz.
Ce­za­evin­de ço­cuk­lar dör­dün­cü ko­ğuş­ta kal­mak­ta­dır­lar. He­men her ko­ğuş­ta ol­du­ğu gi­bi –si­ya­si­ler ko­ğu­şu ha­riç– ora­da da bir ko­ğuş ağa­sı var­dır, her ne ya­pı­la­cak ise onun iz­ni ge­rek­li­dir; sa­de­ce izin de­ğil de pa­ra da ver­mek ge­rek­mek­te­dir. Yaş­la­rı ye­di ile on­ye­di ara­sın­da de­ği­şen ço­cuk­la­rın ço­ğu pa­ra­sız­dır. Ba­zı­la­rıy­sa kim­se­siz­dir. Ço­ğu­nu kim­se­ler zi­ya­re­te da­hi gel­mez, ufa­cık ço­cuk­lar ağır ha­pis­ha­ne ko­şul­la­rın­da ya­pa­yal­nız­dır­lar. Üst­le­ri baş­la­rı yır­tık pır­tık­tır. Bit­len­miş kir içe­ri­sin­de­dir­ler. Sa­de­ce ko­ğuş ağa­sı­nın zul­mü de­ğil, gar­di­yan­lar da bi­rer iş­ken­ce­ci­dir­ler. Ne yap­sa­lar da­yak var­dır kar­şı­lı­ğın­da. Bit­len­se­ler da­yak, ko­nuş­sa­lar da­yak, sus­sa­lar da­yak, gül­se­ler da­yak…
Dör­dün­cü ko­ğu­şun cam­la­rı yok­tur. ‹çe­ri­de so­ba da yok­tur, ek­mek de az­dır. Her­kes bir­bi­ri­ne kar­şı acı­ma­sız­dır. Ço­cuk­lar ha­va­lan­dır­ma sa­at­le­rin­de ye­tiş­kin­ler­den ek­mek di­le­nir­ler. Bu­na kar­şı­lık aşa­ğı­la­nır­lar, ço­ğu za­man da­yak yer­ler, aç­lık için­de ça­re­siz­dir­ler. Gü­nü­müz so­kak ço­cuk­la­rı gi­bi on­dan ona gi­dip di­len­ci­lik ya­par­lar. Bir iki to­kat ye­mek on­lar için bir ku­ru ek­mek yi­ye­bil­me­nin ya­nın­da ne­dir ki!
Film­de yal­nız­lık his­si en çok kim­se­siz bir ço­cuk olan fia­ban’da gös­te­ri­yor ken­di­ni. As­lın­da ye­tiş­tir­me yur­dun­da bü­yü­yen fia­ban oku­ma yaz­ma bi­len tek ar­ka­da­şı­na, ta­nı­ma­dı­ğı bir ada­ma sü­rek­li ba­ba­sıy­mış gi­bi mek­tup­lar yaz­dı­rır.
Si­ya­si­le­ri ha­va­lan­dır­ma­ya di­ğer tu­tuk­lu­lar­la ay­nı za­man­da çı­kar­mak­tan bi­le çe­kin­mek­te­dir­ler. Ama on­lar çık­tı­ğın­da ka­dın­lar ko­ğu­şu, ço­cuk­lar ko­ğu­şu, er­kek­ler ko­ğu­şu pür dik­kat, bü­yük bir say­gı ile on­la­rı iz­ler­ler. Dev­rim­ci­ler san­ki hiç ezi­yet gör­mü­yor­lar­mış gi­bi baş­lar­lar spo­ra, marş­la­rı on­la­ra eş­lik eder. Ka­dın­lar ko­ğu­şun­da da bir si­ya­si tu­tuk­lu öğ­ret­men var­dır. Her­kes ona say­gıy­la yak­la­şır. Bu ko­ğuş­ta müt­hiş bir da­ya­nış­ma var­dır. Ve kı­zıy­la bir­lik­te ida­mı bek­le­yen bir an­ne… Sev­di­ği de idam­lık­tır onun gi­bi. On­lar umu­du bek­ler­ken, ya­rın­la­rı ha­yal eder­ken ka­pı­la­rı­nı en acı­ma­sız şe­kil­de ölüm ça­lar:
“Bu­ra­sı dör­dün­cü ko­ğuş­tur be­nim abim.
Bak cam­la­rı yok­tur kı­rık­tır.
Ne ba­ca­sı tü­ter ne so­ba­sı.
Her ney­se be­nim abim ver bir ci­ga­ra zu­la­dan ya­na­lım,”
Böy­le­si bir şi­irin bi­le ko­mü­nist dü­şün­ce ola­rak ad­lan­dı­rıl­dı­ğı fa­şist yö­ne­tim­de, gar­di­yan­lar el­bet­te za­lim­dir. Düş­ma­nı­nın be­lir­di­ği­ni dü­şün­dü­ğü en kü­çük du­rum­lar­da da­hi bir ca­na­va­ra dö­nü­şür­ler, ezer ge­çer­ler. Ara­la­rın­da gar­di­yan­lı­ğı sa­de­ce ek­mek ka­pı­sı ola­rak gö­ren­ler de var­dır. Ço­cuk­la­rın Ali Em­mi de­di­ği gar­di­yan gi­bi. Ama ne var ki onun ço­cuk­la­ra duy­du­ğu sev­gi on­la­rı kur­tar­ma­ya yet­mez. Yi­ne de onun ufa­cık bir sev­gi gös­te­ri­sin­de ço­cuk­lar mut­lu­luk­tan unu­tur­lar ye­dik­le­ri da­ya­ğın acı­sı­nı. Yi­ne de bi­rik­mek­te­dir iç­le­rin­de­ki kin. Ca­fer gi­bi gar­di­yan­la­rı öl­dü­rüp dı­şa­rı çık­tık­la­rın­da bir da­ha ezil­me­mek için, hiç aç kal­ma­mak için çe­te­ler kur­ma ha­yal­le­ri var­dır ka­fa­la­rın­da.
Gar­di­yan Ca­fer’in vah­şe­ti sa­de­ce on­dan kay­nak­lan­ma­mak­ta­dır. Sis­te­min, fa­şiz­min ses­le­ri­dir, onun yap­tık­la­rı. Din­le­ti­len mil­li­yet­çi marş­lar, iş­ken­ce­ha­ne­den ge­len çığ­lık­la­rın tüm ce­za­evi­ne din­le­til­me­si, ak­la bu­gün F-Ti­pi’nde mü­zik ya­yı­nı bi­le var di­yen­le­ri ge­ti­ri­yor. Ve bu mü­zik in­sa­nın tüy­le­ri­ni ür­per­ti­yor!
Bi­rer kö­le gi­bi ça­lış­tı­rı­lan ço­cuk­lar ha­va­lan­dır­ma­ya her çı­kış­la­rın­da “Ey Türk genç­li­ği cum­hu­ri­ye­ti kur­ta­ra­cak olan da ya­şa­ta­cak olan da siz­ler­si­niz.” ya­zı­lı bir du­va­rın önün­de ha­va alır­lar.
Tüm dör­dün­cü ko­ğuş kor­kar Ca­fer’den, çün­kü onun iş­ken­ce yön­te­mi sa­de­ce da­yak, fa­la­ka de­ğil­dir. Te­ca­vüz­cü bir gar­di­yan­dır o ay­nı za­man­da. Bu onun ço­cuk­la­rı sin­dir­mek için kul­lan­dı­ğı en bü­yük gü­cü­dür. Ço­ğu bu­nu ya­şa­mış­tır. Ama hem er­kek ol­ma­la­rı, hem de kor­ku­la­rı izin ver­mi­yor­dur bu­nu an­lat­ma­la­rı­na. Bu hep­si­nin bil­di­ği ama ko­nuş­mak­tan çe­kin­dik­le­ri bir ko­nu­dur. Öy­le ki Ca­fer ko­ğu­şa dal­dı­ğın­da bü­tün ço­cuk­ların göz­le­ri san­ki be­ni fark et­me­sin der­ce­si­ne sım­sı­kı ka­pa­lı­dır. Ca­fer’in göz­le­ri fia­ban’a ta­kı­lıp kal­dı­ğın­da biz ne ka­dar ha­yır ola­maz di­yor­sak onun göz­le­ri evet de­mek­te­dir. On­lar fia­ban ile ko­ğuş­tan çık­tık­la­rın­da ço­cuk­la­rın göz­le­ri açı­lır, ça­re­siz­lik için­de.
Öy­le kork­muş­tur ki fia­ban, ar­ka­daş­la­rı ona şa­hit­lik et­me­ye ha­zır ol­duk­la­rı hal­de ba­şı­na ge­len­le­ri dok­tor mu­aye­ne­ha­ne­si­ne git­ti­ğin­de an­la­ta­maz. Ar­ka­sın­da­ki gar­di­ya­na ba­kar, ka­pı­da du­ran Ca­fer’i dü­şü­nür ve kor­kar. Bu­nun üze­ri­ne yi­ne da­yak yer­ler ve de saç­la­rı ka­zı­tı­lır. fia­ban ar­tık yal­nız­dır bu kor­kak­lı­ğı­nın be­de­li­ni çok ağır öder. Ar­ka­daş­la­rın­dan da­yak ye­me­ye ra­zı­dır, ama kim­se ko­nuş­maz onun­la. Yal­nız­lık, kor­ku, is­yan ve ça­re­siz­lik için­de ka­çar fia­ban ya ölüm ya kur­tu­luş için. Ali Em­mi’nin jan­dar­ma­nın üze­ri­ne at­la­ma­sı da işe ya­ra­maz. fia­ban ölür ve ar­ka­da­şı Zi­ya ka­çar; fa­kat da­ha son­ra ya­ka­la­nır. Onun da so­nu ye­di­ği da­ya­la­rın so­nu­cu fia­ban gi­bi ölüm olur. Ve ço­cuk­la­rın tek ko­ru­yu­cu­su Ali Em­mi işin­den olur.
Ço­cuk­lar ko­ğu­şu­nun ar­tık baş­ka ça­re­si kal­ma­mış­tır. Ran­za­lar ka­pı­la­ra da­ya­nır, ko­ğuş is­ya­na çağ­rı­lır. Ce­za­evi mü­dü­rü ka­rar ve­rir­ken te­red­düt bi­le et­mez. Jan­dar­ma­lar ko­ğu­şu kur­şun­lar­lar, içe­ri­ye göz­ya­şar­tı­cı bom­ba­lar atar­lar ve ka­pı­lar açı­lır. Ço­cuk­la­rın yü­zü da­yak­tan ta­nın­ma­ya­cak hal­de­dir. Ama on­lar sevk için ara­ba­ya bin­di­ril­dik­le­rin­de kur­tul­duk­la­rı­na inan­mak is­ter­ler. Bu ya­şa­dık­la­rın­dan da­ha kö­tü­sü na­sıl ola­bi­lir ki! Fa­kat dü­zen ay­nı dü­zen­dir. O gün­den bu­gü­ne ce­za­ev­le­rin­de­ki du­rum de­ğiş­me­miş­tir. Ulu­can­la­rı kim bi­lir da­ha kaç kat­li­am bek­li­yor?
Gü­nü­müz­de­ki ce­za­ev­le­ri­nin du­ru­mu­na bu­gün bi­le ışık tu­tan Du­var, özel­lik­le son dö­nem­de­ki dev­le­tin F-Ti­pi Ce­za­evi uy­gu­la­ma­sı­na geç­me ça­ba­sı ve bun­la­ra kar­şı­lık baş­la­tı­lan ölüm oruç­la­rı, Ulu­can­lar ve Bur­dur ce­za­evi­ne ya­pı­lan sal­dı­rı­lar dü­şü­nü­lür­se fil­min ko­nu­su ay­nı za­man­da bu­gü­nün ger­çek­le­ri­ni de an­lat­mak­ta­dır. Bu­gün bir çok ce­za­evin­de ço­cuk ko­ğuş­la­rın­da aç­lık ve se­fa­let şid­det, ta­ciz var­dır. Bir çok ce­za­evin­de dev­rim­ci­ler bas­kı ve şid­de­te ma­ruz­dur­lar; hem sa­de­ce Tür­ki­ye’de de­ğil dün­ya­nın he­men her ye­rin­de du­rum böy­le­dir. ‹n­san­lar sağ­lık­sız ko­şul­lar­da, te­da­vi­den yok­sun, tec­rit bir ya­şam sür­dür­mek­te­dir­ler. Gü­ney Du­var ile bu­nu da ak­ta­rı­yor. Film­de ha­mi­le bir ka­dı­nın ger­çek do­ğum sah­ne­si yer alı­yor. Bu­gü­ne ka­dar baş­ka hiç­bir film­de gö­re­me­ye­ce­ği­miz bu sah­ne iz­ler­ken in­sa­nı çok et­ki­li­yor. Bir ta­raf­ta do­ğum san­cı­la­rı için­de bir an­ne, di­ğer ta­raf­tay­sa gar­di­yan di­ye ça­re­siz­lik için­de ava­zı çık­tı­ğı ka­dar ba­ğı­ran bir öğ­ret­men. Ve ora­da olup bi­ten­le­rin gar­di­yan­lar da­hil kim­se­yi il­gi­len­dir­me­di­ği bir dün­ya. Bu­gün de in­san­la­rın sür­dü­rü­len ölüm oruç­la­rı­na kar­şı göz­le­ri kör ol­muş, ku­lak­la­rı sa­ğır. Hüc­re­ye, F-Ti­pi ya­şa­ma be­yin­ler­de an­lam yük­le­ne­mi­yor. Ha­tır­lar­sa­nız Al­man­ya’da­ki RAF ör­gü­tü­nün üye­le­ri ya­ka­lan­dık­la­rın­da uzun sü­re hüc­re­ler­de tu­tul­du. Biz­zat ken­di­le­ri­nin hüc­re ya­şa­mı­nın ne gi­bi et­ki­le­ri ol­du­ğu­nu an­lat­tık­la­rı rö­por­taj­lar var. ‹n­san­lar­da ki­şi­lik par­ça­lan­ma­sı, ha­li­sü­nas­yon, yal­nız­lık his­si, dü­şün­ce­le­ri­ni odak­la­ya­ma­ma gi­bi bir­çok ra­hat­sız­lı­ğa yol açan hüc­re ti­pi ya­şam, dev­rim­ci­le­rin di­ri di­ri me­za­ra gö­mül­me­si an­la­mı­na ge­li­yor. Bu ne­den­le ölüm oruç­la­rı­na baş­la­yan si­ya­si­ler çok iyi bi­li­yor­lar ki hüc­re ti­pi bir ya­şam ön­ce ak­lın, son­ra be­de­nin öl­me­si de­mek­tir.
Hüc­re­le­re çe­te­ler ve si­ya­si tu­tuk­lu­lar yer­leş­ti­ri­le­cek de­ni­li­yor. Çe­te­le­ri de hüc­re­le­re ko­ya­ca­ğız de­ne­rek ka­mu­oyun­da F-Tip­le­ri meş­ru­laş­tı­rıl­ma­ya ça­lı­şı­lı­yor. Oy­sa çe­te­ler is­ter hüc­re­de ya­şa­sın is­ter ko­ğuş­ta, pa­ra­sı ola­nın bo­ru­su­nu öt­tür­dü­ğü bir sis­tem­de on­lar her tür­lü kon­for ve ih­ti­yaç­la­rı­nı gi­de­re­cek gü­ce sa­hip ola­cak­lar­dır. Nu­riş kar­deş­le­ri bir ce­za­evin­den di­ğe­ri­ne ak­ta­rır­ken be­lin­de si­lah ol­ma­sın­da bir sa­kın­ca gör­me­yen bu dev­let de­ğil mi­dir? Bu­gün içe­ri­de bu­lu­nan ge­rek ad­li, ge­rek si­ya­si, ge­rek­se ço­cuk tu­tuk­lu­lar bi­linç­li bir sin­dir­me po­li­ti­ka­sı­na ta­bi­dir­ler. Dev­let on­la­rı ki­şi­lik­siz­leş­tir­mek, yal­nız­laş­tır­mak için ta­sar­la­mış­tır F-Ti­pi ce­za­ev­le­ri­ni. Ya­şam­la­rı­nı dı­şa­rı­da bi­le met­re­ler ara­sı­na hap­set­miş in­sa­nlar, el­bet­te kar­şı çık­ma­ya­cak­lar­dır F-Ti­pi’ne; çün­kü ayır­dın­da de­ğil­ler­dir öz­gür­lü­ğün. Duy­maz­lar ölüm oruç­la­rın­da­ki dev­rim­ci­le­rin ses­le­ri­ni. Ga­ze­te­le­re çı­kıp her gün “hüc­re­ler mo­dern, kul­la­nı­lan mal­ze­me lüks” di­ye ve­ri­len de­meç­ler, ra­hat bir eve sa­hip ol­ma ha­yal­le­ri ku­ran in­san­la­rı kan­dır­mak ve da­ha ne is­ti­yor­lar “otel gi­bi ha­pis­ha­ne” de­dirt­mek için söy­le­ni­yor. Oy­sa tek ki­şi­lik bir ya­şam­da mal­ze­me­nin ka­li­te­li ol­ma­sı ne de­mek ki? Mal­ze­me de­ğil sos­yal ya­şam önem­li. Tek ki­şi­lik bir ya­şam­da “lüks ha­yat” ne­yi ifa­de edi­yor? Dev­rim­ci­le­re uy­gu­la­nan bu tec­rit po­li­ti­ka­sı­na mut­la­ka bir son ve­ril­me­li­dir.

Duvarın etrafında…