Yıl­maz Gü­ney’ün ölü­mü­nün üze­rin­den 15 yıl geç­ti. Fa­kat, o hal­kı­na hiz­met eden her sa­nat­çı gi­bi, bu­gün de eser­le­riy­le hal­kın için­de ya­şı­yor.Bu yıl, onun en önem­li si­ne­ma­sal ya­pıt­la­rın­dan bi­ri olan “Yol” fil­mi çe­ki­min­den 17 yıl son­ra ilk kez Tür­ki­ye se­yir­ci­siy­le bu­luş­ma im­ka­nı bul­du­ğun­da, fil­min emek­çi kit­le­ler ta­ra­fın­dan sev­gi ve coş­ku ile kar­şı­lan­ma­sı, onun bu­gün de halk yı­ğın­la­rı­nın sev­gi­li­si ol­du­ğu­nu gös­te­ri­yor. Bur­ju­va­zi­nin, ege­men­le­rin Yıl­maz Gü­ney’i si­ya­si ki­şi­li­ğin­den so­yut­la­yıp yal­nız­ca “bü­yük Türk si­ne­ma­cı­sı” ola­rak ta­nı­tıp sa­hip­len­me ça­ba­la­rı boş. Emek­çi yı­ğın­lar ona ken­di­le­rin­den bi­ri ola­rak sa­hip çı­kı­yor­lar.
Si­ya­si kim­lik ile sa­nat­çı­lı­ğın bir­bi­rin­den so­yut­lan­ma­sı­na ke­sin­lik­le kar­şı çı­kan Yıl­maz Gü­ney’i emek­çi yı­ğın­lar için­de bü­yü­ten ol­gu, onun sa­na­tı­nın çı­kış nok­ta­sın­da biz­zat emek­çi yı­ğın­la­rın, iş­çi­le­rin, köy­lü­le­rin, emek­çi­le­rin, ezi­len­le­rin ya­şa­mı; on­la­rın ta­sa­la­rı, kay­gı­la­rı, se­vinç­le­ri, sev­gi­le­ri, umut­la­rı, umut­suz­luk­la­rı, is­yan­la­rı­nın dur­ma­sı­dır.
O, Na­zım Hik­met’in bir söz­cü­ğüy­le “bü­yük in­san­lık”ın sa­nat­çı­sı, bü­yük in­san­lı­ğın ye­ni bir dün­ya kur­ma sa­va­şı­mı­nın bir ne­fe­ri­dir. Sa­na­tı bu sa­va­şı­mın hiz­me­tin­de­dir.

  • ••

Yıl­maz Gü­ney sa­na­ta da­ha li­se yıl­la­rın­da ede­bi­yat­la baş­lar. Da­ha ilk öy­kü de­ne­me­le­rin­de Yıl­maz Gü­ney’in bü­tün sa­na­tın­da gö­rü­len te­mel be­lir­le­yi­ci özel­lik, ‘yok­sul­la­rın ha­ya­tı­nı’ çı­kış nok­ta­sı al­ma­sı; ken­di için­den gel­di­ği, ken­di­si­nin bir par­ça­sı ol­du­ğu hal­kın so­run­la­rı­nı iş­le­me­si­dir. O bu özel­li­ği ile da­ha ilk an­dan ege­men­le­rin dik­ka­ti­ni çe­ker. San­sür da­ha li­se­dey­ken kar­şı­sı­na çı­kar. Li­se­de­ki okul du­var ga­ze­ti­si için yaz­dı­ğı, has­ta ka­rı­sı­nı şeh­re ge­ti­ren ve pa­ra­sı ol­ma­dı­ğı için dok­to­ra ta­vuk ver­mek is­te­yen yok­sul köy­lü­yü an­la­tan öy­kü­sü ya­yın­lan­maz. Bu yıl­lar­da yaz­dı­ğı öy­kü­le­ri ede­bi­yat der­gi­le­ri­ne gön­der­me­ye baş­lar. “İlk önem­li öy­kü­le­rim” ola­rak ni­te­len­dir­di­ği “Ölüm be­ni çağ­rı­yor” ve “Ezil­me­nin so­nu yok”1956 yı­lın­da ‘Ye­ni Ufuk­lar’ der­gi­sin­de ya­yın­la­nır. Ay­nı yıl, “Onüç” ad­lı der­gi­de ya­yın­la­nan “Üç Bi­lin­me­yen­li Eşit­siz­lik Sis­tem­le­ri” baş­lık­lı öy­kü­sün­de “ko­mü­nizm pro­po­gan­da­sı yap­tı­ğı” ge­rek­çe­siy­le yar­gı­la­nır, bir­bu­çuk yıl ha­pis, 6 ay sür­gün ce­za­sı­na çarp­tı­rı­lır. Bu dö­nem için Yıl­maz Gü­ney ken­di­si hak­kın­da “he­nüz sol­cu­lu­ğun ve sos­ya­list­li­ğin ne ol­du­ğu­nu bi­le bil­me­di­ği” tes­pi­ti­ni ya­par. O evet he­nüz bi­lim­sel an­lam­da sol­cu­lu­ğun, sos­ya­list­li­ğin ne ol­du­ğu­nu bil­me­mek­te­dir, fa­kat dü­ze­nin çar­pık­lık­la­rı­nı, yok­sul­la­rın sö­mü­rül­me­si­ni biz­zat ken­di te­nin­de ya­şa­mak­ta ve bun­la­rı öy­kü­le­rin­de di­le ge­tir­mek­te­dir. Onun hal­kın so­run­la­rı­nı di­le ge­ti­ren ve ger­çek­çi do­ku­la­rıy­la dü­ze­ni teş­hir eden öy­kü­le­ri ha­kim sı­nıf­la­rın gö­zün­de “ko­mü­nizm pro­po­gan­da­sı­dır”. O da­ha sa­na­ta ilk adım­la­rı­nı ede­bi­yat ala­nın­da at­tı­ğın­da, ger­çek­çi, halk­tan ya­na, dü­ze­ne kar­şı bir sa­nat­çı­dır. Ve bu ni­te­lik­le­ri­ni kav­ra­yan dü­zen ta­ra­fın­dan ce­za­lan­dı­rı­lır. Fa­kat bu ce­za­lan­dır­ma onu yıl­dır­maz. Yıl­maz, yıl­maz!
Yıl­maz Gü­ney, en ba­şın­dan iti­ba­ren sa­na­tı yok­sul kit­le­le­rin du­rum­la­rı­nı yan­sıt­mak ve de­ğiş­tir­mek için bir araç ola­rak kav­rar. Bu kav­ra­yış onu, ede­bi­yat ala­nın­da ilk eser­le­ri­ni ver­me­den ta­nı­şıp vu­rul­du­ğu, ge­niş kit­le­le­re ulaş­ma­nın en et­kin ara­cı ola­rak gör­dü­ğü si­ne­ma­ya doğ­ru iter. Ar­ka­daş çev­re­sin­de “Ya­zar Yıl­maz” di­ye anıl­dı­ğı bir dö­nem­de, o ön­ce­lik­le se­nar­yo ya­za­rı, son­ra oyun­cu, son­ra yö­net­men ola­rak si­ne­ma­cı Yıl­maz olur. Sü­reç­te, için­de ya­şa­dı­ğı top­lum­sal ge­liş­me­le­re ko­şut ola­rak, sis­ya­si sos­ya­list/ko­mü­nist bi­linç­len­me­si doğ­rul­tu­sun­da yap­tı­ğı film­ler­le Tür­ki­ye­’de dev­rim­ci/sos­ya­list si­ne­ma­nın en önem­li is­mi ha­li­ne ge­lir.
Yıl­maz Gü­ney’i ge­niş halk yı­ğın­la­rı, onun si­ne­ma­sı üze­rin­den ta­nır. Sa­nat­çı ola­rak Yıl­maz Gü­ney, bu ala­na ede­bi­yat­la gir­me­si­ne rağ­men, esas­ta si­ne­ma­cı­dır. Onu Tür­ki­ye’­nin en önem­li sos­ya­list/ko­mü­nist si­ne­ma­cı­sı ya­pan ge­liş­me kı­sa­ca şöy­le­dir.

Yıl­maz Gü­ney ve si­ne­ma:

Si­ne­ma­nın ha­ma­lı…

Yıl­maz Gü­ney’in ilk kez ta­nı­ma­sı ile ona vu­rul­ma­sı, o onüç ya­şın­day­ken olur. Ön­ce­lik­le si­ne­ma­ya gi­rip film­le­ri be­da­va sey­re­de­bil­mek kar­şı­lı­ğın­da sır­tı­na film pa­no­la­rı­nı ta­kıp ma­hal­le ara­la­rın­da do­la­şa­rak yap­tı­ğı ‘rek­lam” işiy­le gi­rer “si­ne­ma” ha­ya­tı­na. 14 ya­şın­da ken­di de­yi­miy­le “si­ne­ma çı­ğırt­kan­lı­ğın­dan” ma­ki­nist yar­dım­cı­lı­ğı­na ge­çer. Okul dı­şın­da­ki, öy­kü­ler yaz­ma­ya ayır­dı­ğı he­men tüm za­ma­nı si­ne­ma­da ge­çer. Da­ha son­ra bir film şir­ke­ti için film bo­bin­le­ri­nin si­ne­ma­dan si­ne­ma­ya ta­şın­ma­sı iş­le­ri­ni ya­par. Ya­ni onun si­ne­may­la ta­nış­ma­sı, si­ne­ma­cı­lı­ğı, si­ne­ma­nın en alt ke­sim emek­çi­li­ğin­den baş­lar. O si­ne­ma­ya si­ne­ma­nın ha­mal­la­rın­dan bi­ri ola­rak gi­rer.
1957 yı­lın­da, Ada­na Er­kek Li­se­si me­zu­nu ola­rak, ce­bin­de bü­tün si­ne­ma emek­çi­li­ği dö­ne­min­de bi­rik­ti­re­bil­di­ği 150 li­ra pa­ra ve bir film şir­ke­tin­den al­dı­ğı iş sö­züy­le İs­tan­bu­l’a ge­lir.
İs­tan­bul­’da da ön­ce ede­bi­yat çev­re­si ile iliş­ki­le­ri­ni ge­liş­ti­rir. Yaz­ma­ya de­vam eder. Ye­ni yaz­dık­la­rı ko­mü­nist­li­ği­nin ye­ni ge­rek­çe­le­ri sa­yı­la­rak ye­ni da­va­lar açı­lır. Bu kez ya­yın­cı Tan­ju Cı­lı­zoğ­luy­la bir­lik­te 7,5 bu­çuk yıl ağır ha­pis, ömür bo­yu ka­mu hak­la­rın­dan yok­sun bı­ra­kıl­ma ce­za­sı çı­kar. Yar­gı­tay aşa­ma­sın­da ye­ni ce­za ge­ri çev­ri­lir­ken ilk mah­ke­me­nin al­dı­ğı bir­bu­çuk yıl­lık mah­ku­mi­yet ve al­tı ay sür­gün ce­za­sı ke­sin­le­şir. Bu ce­za kar­şı­sın­da “ay­dın”la­rın tav­rı sus­kun­luk­tur.

Se­nar­yo ya­za­rı Yıl­maz Gü­ney

Yıl­maz Gü­ney, içi­ne gir­mek is­te­di­ği si­ne­ma dün­ya­sı­nın ka­pı­sı­nı ya­zar­lık yo­luy­la açar. 1958 yı­lın­da Atıf Yıl­maz’ın çek­me­yi plan­la­dı­ğı, se­nar­yo­su­nun ilk tas­la­ğı Ya­şar Ke­mal ta­ra­fın­dan ka­le­me alı­nan “Bu Va­ta­nın Ço­cuk­la­rı” fil­mi­nin se­nar­yo­su­nu “dü­zel­te­rek” gir­di si­ne­ma dün­ya­sı­na.
Atıf Yıl­maz bu gi­ri­şi şöy­le an­la­tır :
“Ya­şar Ke­mal’le ça­lış­ma­mız sı­ra­sın­da “bir de ben ba­ka­bi­lir mi­yim?” di­ye­rek se­nar­yo­yu al­dı. Doğ­ru­su­nu söy­le­mek ge­re­kir­se se­nar­yo­yu o sa­hip­len­di. Ner­dey­se Ya­şar Ke­mal’le ben dev­re dı­şı kal­dık. Ek­ler yap­tı. Ken­di­ne gö­re ye­ni­den dü­zen­le­yip ge­tir­di.”
Yıl­maz se­nar­yo­su­nu yaz­dı­ğı bu ilk film­de ay­nı za­man­da Atıf Yıl­ma­z’ın ya­nın­da, yö­net­men yar­dım­cı­lı­ğı ya­par. Çok ıs­ra­rı üze­ri­ne, üçün­cü de­re­ce­de bir rol­de de oyun­cu­luk ya­par.
Bu Yıl­maz Gü­ney’in ha­ya­tın­da bir dö­nüm nok­ta­sı­dır. Bur­dan iti­ba­ren O, ede­bi­yat­tan tü­müy­le kop­ma­sa da –ve da­ha son­ra­ki yıl­lar­da ede­bi­yat ödül­le­ri ka­zan­sa da (ör­ne­ğin 1962’de ha­pis­tey­ken ta­mam­la­dı­ğı “Boy­nu Bü­kük Öl­dü­ler” ro­ma­nı, ya­zıl­dık­tan on yıl son­ra 1972’de Or­han Ke­mal Ro­man Ödü­lü’­nü ka­za­nır)– esas­ta ar­tık ya­zar Yıl­maz Pü­tün de­ğil, si­ne­ma ada­mı Yıl­maz Gü­ney’dir.

Oyun­cu Yıl­maz Gü­ney

“Bu Va­ta­nın Ço­cuk­la­rı” fil­min­de, Yıl­maz Gü­ney üçün­cü de­re­ce­den bir rol oy­na­ma­sı­na rağ­men oyun­cu­lu­ğu ve ti­pi ile dik­kat­le­ri üze­ri­ne çe­ker. Sü­reç­te, ge­nel­lik­le gü­zel ve zen­gin in­san­la­rı oy­na­yan “star­la­rın” ha­kim ol­du­ğu Ye­şil­çam si­ne­ma­sın­da, o gü­nün Ye­şil­ça­mı­nın gü­zel­lik öl­çü­le­ri­ne hiç uy­ma­yan, in­ce, uzun ti­piy­le, kav­ruk te­niy­le; as­lın­da hal­kın için­den çı­kıp gel­di­ği­ni ba­ğı­ran ti­piy­le Yıl­maz Gü­ney ye­ni bir so­luk­tur.
İlk baş­rol oyun­cu­lu­ğu­nu, Atıf Yıl­ma­z’ın Ya­şar Ke­mal’in bir öy­kü­sün­den yo­la çı­ka­rak yö­net­ti­ği “Ala­ge­yik” fil­min­de oy­nar. Fil­min ay­nı za­man­da se­nar­yo­su­nun ya­zı­mın­da da yer al­mış, yö­net­men yar­dım­cı­sı ola­rak da fil­me kat­kı­da bu­lun­muş­tu.
Bu film­le Yıl­maz Gü­ney, ezi­len halk yı­ğın­la­rı nez­din­de on­lar­dan bi­ri olan, on­la­rın ha­ya­tı­nı can­lan­dı­ran, on­la­rın sev­di­ği “Çir­kin Kral”lı­ğa ön­le­ne­mez ilk adı­mı­nı atar.
Bu fil­mi yi­ne Yıl­maz Gü­ne­y’in bü­yük oyun­cu­luk gü­cü­nü gös­te­ren “Tü­tün za­ma­nı” fil­min­de­ki baş­rol oyun­cu­lu­ğu iz­le­di. Ve Yıl­maz Gü­ney gi­de­rek ün­len­me­ye baş­la­dı. Onun Ye­şil­çam­da­ki ön­le­ne­mez yük­se­li­şi 15 Ha­zi­ran 1961 gü­nü, 1,5 yıl­lık ha­pis/ 6 ay­lık sür­gün ce­za­sı­nı çek­mek üze­re, Atıf Yıl­maz’ın çek­ti­ği, Yıl­maz Gü­ney’in onun yar­dım­cı­lı­ğı­nı yap­tı­ğı “Tat­lı Be­la” fil­mi­nin se­tin­de tu­tuk­lan­ma­sıy­la ha­kim sı­nıf­lar ta­ra­fın­dan ke­sin­ti­ye uğ­ra­tı­lır.


Ve “Çir­kin Kral”…

Ce­za­evi ve sür­gün­den son­ra ye­ni­den Ye­şil­çam’a dö­nüp, iş için ka­pı­la­rı çal­dı­ğın­da, ön­ce ka­pı­lar yü­zü­ne ka­pa­nır. Fa­kat o, ce­za­evi sü­re­cin­de ken­di­ne gö­re pla­nı­nı yap­mış­tır. Ken­di is­te­di­ği gi­bi film­le­ri çe­ke­bil­mek için, Ye­şil­çam’da ön­ce oyun­cu­luk gü­cüy­le, halk­tan tip­le­ri can­lan­dı­ra­rak, ken­di de­yi­miy­le Ye­şil­çam’­da ege­men olan “o be­bek yüz­lü­le­rin taht­la­rı­nı, taç­la­rı­nı yer­le bir ede­cek­tir.” Ya­kın ar­ka­daş­la­rı­nın “Sen ya­zar­sın, boş­ver oyun­cu­lu­ğu!” yön­lü iyi­ni­yet­li öne­ri­le­ri­ni ge­ri çe­vi­rir. Ye­şil­çam’­dan zo­run­lu ola­rak ay­rı kal­dı­ğı iki yıl için­de boş dur­ma­mış, bir ro­man ya­nın­da, bir di­zi se­nar­yo ve pro­je ha­zır­la­mış­tır.
1963’te, se­nar­yo­su­nu ken­di­si­nin yaz­dı­ğı, Fe­rit Cey­lan’ın yö­net­ti­ği “İki­si de ce­sur­du” fil­mi­nin baş­rol oyun­cu­su ola­rak ye­ni­den si­ne­ma­ya dön­dü. Ar­dı ar­dı­na, her tür­lü acıy­la ve zul­me kat­la­nan, sab­re­den, da­yan­ma gü­cü­nü zor­la­yan, so­nun­da pat­la­yıp ezen­le­re is­yan eden tip­le­ri, ya­ni hal­kı an­la­tan film­ler­de baş­rol oyun­cu­lu­ğu yap­tı. 1964’te 12; 1965’te 21 film­de, he­men her ala­nın­da eme­ği olan tam 21 film­de baş­rol oy­na­dı.
Dö­nü­şü Ye­şil­çam’­da ade­ta bir dep­rem­di. Önü­nü kes­mek için, film­le­rin da­ğı­tı­mı­nı en­gel­le­me­ye ça­lış­tı­lar. İs­tan­bul, An­ka­ra si­ne­ma­la­rın­da ilan edil­me­miş bir am­bar­go so­nu­cu viz­yo­na gir­me­yen Yıl­maz Gü­ney film­le­ri taş­ra­da gi­şe re­kor­la­rı kı­rı­yor­du. Halk ken­din­den bir par­ça ola­rak gör­dü­ğü Yıl­maz Gü­ney’i sa­hip­le­ni­yor, onun film­le­rin­de ken­di­ni onun­la öz­deş­leş­ti­ri­yor; onun­la bir­lik­te acı çe­ki­yor, onun­la bir­lik­te is­yan edi­yor, kö­tü­le­re hak et­tik­le­ri ce­za­yı ve­ri­yor, onun­la gü­lü­yor, onun­la bir­lik­te ölü­yor­du. Yıl­maz Gü­ney hal­kın gö­zün­de, onun se­si ola­rak bü­yü­yor­du.
1966’da bir söy­le­şi sı­ra­sın­da, o dö­nem Ye­şil­ça­mı­nın ün­lü­le­rin­den Ay­han Işık’tan “kes­me şe­ker gi­bi, dört kö­şe­li, ya­kı­şık­lı, kral” di­ye söz edi­lin­ce “Ne ya­pa­lım; o kes­me şe­ker gi­bi dört kö­şe­li ve ya­kı­şık­lı kral­sa, ben de çir­kin kra­lım!” der. Yıl­maz Gü­ney o gün­den iti­ba­ren ma­ga­zin ba­sı­nın­da ‘Çir­kin Kral’ di­ye anıl­ma­ya baş­la­nır. Ege­men­le­rin ma­ga­zin ba­sı­nı­nın olum­suz bir an­lam yük­le­di­ği bu de­yi­min halk ta­ra­fın­dan olum­lu, Yıl­maz Gü­ney’i öven, onun kral ol­du­ğu­nu dos­ta düş­ma­na ilan eden bir de­yim ola­rak be­nim­sen­me­si ile Yıl­maz Gü­ney ar­tık halk yı­ğın­la­rı­nın sev­gi­li­si, ‘Çir­kin Kra­l’ı olur. Yıl­maz Gü­ney film­le­ri­nin iş yap­tı­ğı­nın gö­rül­me­siy­le, Ye­şil­ça­m’ın am­bar­go­cu bey­le­ri­nin am­bar­go­su kı­rı­lır. Yıl­maz Gü­ney’le film yap­mak, onun film­le­ri­ni gös­ter­mek için bu kez Ye­şil­çam bey­le­ri Yıl­maz Gü­ney’in kap­sı­nı aşın­dır­ma­ya, onu ken­di­le­ri­ne ben­zet­me­ye ça­lı­şır­lar. Be­ce­re­mez­ler. Yıl­maz, seç­ti­ği yol­da, için­den çı­kıp gel­di­ği hal­ka hiz­met yo­lun­da, gi­de­rek da­ha bi­linç­le­ne­rek, ken­di is­te­di­ği gi­bi film­le­ri ger­çek­leş­ti­re­rek yü­rü­me­yi sür­dü­rür. 1960’lı yıl­la­rın son­la­rın­da ar­ka­sın­da, Yıl­maz Gü­ney film­le­ri gör­mek is­te­yen, mil­yon­lar­la ‘hay­ra­nı’ var­dır.
Yıl­maz Gü­ney’e ken­di is­te­di­ği pro­je­le­ri ger­çek­leş­tir­me im­kan­la­rı­nı ha­zır­la­yan ‘Çir­kin Kral’ dö­ne­mi film­le­ri için, onun ken­di­si­nin yap­tı­ğı de­ğer­len­dir­me şöy­le­dir:
“Ya­rat­tı­ğım tip, aşa­ğı yu­ka­rı ezil­miş bir adam­dır. Dur­ma­dan ka­çar, ek­me­ği­nin der­din­de­dir. Ken­di işin­de­dir. Bir ta­kım olay­lar olu­yor, o ka­rış­mak is­te­mez. Fa­kat hep mec­bur edi­lir. Bu ka­çan, ko­va­la­nan adam bir yer­de is­yan eder, pat­lar, or­ta­ya atı­lır, vu­rur, kı­rar. Fa­kat so­nun­da hep ye­nik­tir. Hep hal­kı­mın ka­rak­ter­le­ri­ni ta­şı­yan in­san­la­rı oy­na­dım… bu­nu dü­pe­düz ya­şa­mı­mın ge­tir­di­ği de­ney­ler­den çı­kar­dım… Film­le­ri­min dev­rim­ci­li­ğin­den söz edi­le­mez pek. İlk film­le­rim­de ol­sa ol­sa se­yir­ci­me bel­li bir di­ren­me bi­lin­ci aşı­la­dı­ğım söy­le­ne­bi­lir. Bo­yun eğ­me­me­si, mü­ca­de­le et­me­si ge­rek­ti­ği­ni ge­tir­dim. Fa­kat bu dev­rim­ci film için ye­ter­li de­ğil­dir.”
Bu dö­nem film­le­ri, top­lum­da ezil­miş­le­rin, hak­sız­lı­ğa uğ­ra­mış­la­rın, ‘ek­me­ği­nin der­din­de olan’ emek­çi­le­rin du­rum­la­rı­nı ol­duk­ça ger­çek­çi bir bi­çim­de yan­sı­tan; dü­ze­nin bo­zuk­lu­ğu­nu bel­li öl­çü­ler­de gös­te­ren, bu yön­le­riy­le Ye­şil­ça­m’ın ege­men film an­la­yı­şı­na ters, di­ren­mek, is­yan et­mek ge­rek­ti­ği­ni gös­te­ren film­ler ol­ma­sı­na rağ­men; bir­çok hal­de bi­rey­sel öç al­ma­yı çö­züm (bir çok hal­de de onur­lu bir ölüm­le so­nuç­la­nan çö­züm­süz­lük) ola­rak su­nan film­ler­dir. Ya­pı ve si­ne­ma di­li iti­ba­rıy­la, Ame­ri­kan si­ne­ma­sı­nın 30’lu yıl­lar­da­ki gangs­ter film­le­ri; ve 60’lı yıl­la­rın ikin­ci ya­rı­sın­da or­ta­ya çı­kan İta­lo-Wes­tern’ler­den et­ki­le­nen film­ler­dir. Bu dö­nem Yıl­maz Gü­ney’in ara­ma ve Ye­şil­çam’­da is­te­di­ği film­le­ri ya­pa­bil­mek için güç ve bi­ri­kim de­po­la­ma dö­ne­mi ola­rak ad­lan­dı­rı­la­bi­lir.
Bu dö­nem, Yıl­maz Gü­ney’in si­ya­si alan­da ki­şi­sel ge­liş­me­si açı­sın­dan da, ge­nel ‘sol’ eği­lim­li, halk­tan ya­na bir sa­nat­çı­dan, sos­ya­list, mark­sist-le­ni­nist bir sa­nat­çı­ya doğ­ru ev­rim­len­di­ği dö­nem­dir. Bun­da kuş­ku­suz, Tür­ki­ye top­lu­mun­da ve bü­tün dün­ya­da­ki si­ya­si al­tüst oluş­lar; sos­ya­list kam­pın bö­lün­me­si, Vi­et­nam Sa­va­şı, Çin’­de Bü­yük Pro­le­ter Kül­tür Dev­ri­mi, bü­tün em­per­ya­list dün­ya­da ve Tür­ki­ye’­de ’68 öğ­ren­ci olay­la­rı, bun­la­rın Tür­ki­ye­’de ve bir di­zi ül­ke­de kı­sa sü­re­de iş­çi­le­rin-köy­lü­le­rin dev­rim­ci ey­lem­li­lik­le­ri­ne dö­nüş­me­si dış şart­la­rı oluş­tu­rur. En ba­şın­dan iti­ba­ren hal­kı­nın sa­nat­çı­sı olan Yıl­maz Gü­ney ara­dı­ğı çı­kış yo­lu­nu bi­lim­sel sos­ya­lizm­de, Mark­sizm-Le­ni­nizm’de bu­lur.


Yö­net­men Yıl­maz Gü­ney

1968 de baş­rol oyun­cu­lu­ğu da yap­tı­ğı “Se­yit Han” fil­mi re­ji­sör­lü­ğü­nü de doğ­ru­dan ken­di­nin yap­tı­ğı ilk film­dir. Bu film, bir ilk re­ji de­ne­me­si ola­rak, Yıl­maz Gü­ney’in ken­di si­ne­ma di­li­ni ara­dı­ğı, bir ezil­miş­li­ği, baş­kal­dı­rı­yı, sev­da­yı, tut­ku­yu yer yer İta­lo-Wes­tern di­liy­le, yer yer Lüt­fü Akat’tan esin­le­nen des­tan­sı bir dil­le an­la­tan; ‘Çir­kin Kral­’lık dö­ne­mi­nin son fil­mi ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­bi­le­cek bir film­dir. Film ay­nı za­man­da çı­kış nok­ta­sı bir Kürt ef­sa­ne­si ol­ma do­la­yı­sıy­la da, Yıl­maz Gü­ney’in Kürt kim­li­ği­ni gün­de­me ge­tir­di­ği bir film ola­rak önem­li­dir. Film bü­yük ba­şa­rı ka­za­nır. 1969 Ada­na Al­tın Ko­za Film Şen­li­ği’n­de en iyi gö­rün­tü, en iyi mü­zik, en iyi er­kek oyun­cu ve en iyi üçün­cü film se­çi­lir. Dö­nem Yıl­maz Gü­ney film­le­ri­ne res­mi şen­lik­ler­de ödül ve­ril­me­si­nin ön­le­ne­mez ol­du­ğu bir dö­nem­dir.
1969’da Yıl­maz Gü­ney yö­net­men, se­na­rist, ba­şo­yun­cu ola­rak “Umut”u üre­tir. Umut, Yıl­maz Gü­ney’in ar­tık bir si­ne­ma us­ta­sı ol­du­ğu­nun ila­nı­dır. Film Tür­ki­ye’de sos­ya­list ger­çek­çi di­ye ad­lan­dı­ra­bi­le­ce­ği­miz si­ne­ma­nın en önem­li ürün­le­rin­den bi­ri­dir. Onu sos­ya­list ger­çek­çi kı­lan, on­da bir emek­çi­nin şah­sın­da dü­ze­nin bo­zuk­luk­la­rı­nın, ezi­len­ler için ger­çek­te ege­men­ler ta­ra­fın­dan umut di­ye su­nu­lan ve emek­çi­le­ri­n de umut ola­rak gör­dü­ğü hiç­bir çö­zü­mün (pi­yan­go, din, ken­di­ni bi­rey ola­rak kur­tar­ma­ya ça­lış­ma, de­fi­ne ara­ma vb.) ger­çek­te umut ol­ma­dı­ğı­nı, yer yer İtal­yan ye­ni ger­çek­çi si­ne­ma­sın­dan esin­le­nen ve fa­kat tak­lit­çi ol­ma­yan bel­ge­sel ve şi­ir­sel bir dil­le teş­hir edil­me­si­dir.
‘Umut’, Ada­na’­da, en iyi film ola­rak Al­tın Ko­za’­yı ka­za­nır, bu­nun ya­nın­da en iyi yö­net­men, en iyi er­kek oyun­cu ve en iyi gö­rün­tü ödül­le­ri­ni de top­lar. Ege­men sı­nıf­lar kor­ku­la­rı­nı fil­mi ya­sak­la­ya­rak gös­te­rir. Yurt­dı­şı­na giz­li­ce çı­karl­mak zo­run­da ka­lı­nan film ulus­la­ra­ra­sı Gre­nob­le Film Şen­li­ği’n­de Bü­yük Jü­ri Özel Ödü­lü­’nü ka­za­nır. Yıl­maz Gü­ney ar­tık Tür­ki­ye’­nin sı­nır­la­rı­nı zor­la­yan, ulus­la­ra­ra­sı alan­da bü­yük si­ne­ma­cı­lar ara­sın­da ye­ri­ni ara­yan bir yö­net­men­dir.
Umut’un ar­dın­dan, ‘Ağıt’ (1970), ‘Ba­ba’ (1971), ‘Ar­ka­daş’ (1973), ve ‘En­di­şe’ (1974) film­le­ri ge­lir. ‘En­di­şe’­nin çe­kim­le­ri sı­ra­sın­da, Yıl­maz Gü­ney bir pro­vo­kas­yon so­nu­cu, yi­ne si­ne­ma­dan ve hal­kın­dan ko­par­tıl­ma­ya ça­lı­şı­lır. 1982’de­ki ma­ce­ra­lı ka­çı­şı­na ka­dar sü­re­cek ye­ni mah­pus­luk dö­ne­mi baş­lar.
Mah­pus­luk da Yıl­maz Gü­ney’in ürün ver­me­si­ni en­gel­le­ye­mez. Mah­pus­luk dö­ne­mi­ni Yıl­maz Gü­ney hem si­ya­si kim­li­ği­ni da­ha da net­leş­tir­mek, hem de si­ne­ma­cı ola­rak en zor şart­lar al­tın­da da­ha da ol­gun­laş­mak için kul­la­nır. Si­ne­ma ar­tık onun için net ola­rak hal­ka ger­çek­le­ri gös­ter­me­nin, dev­rim­ci, mark­sist-le­ni­nist si­ya­se­te hiz­met et­me­nin bir ara­cı­dır. Bu araç öy­le kul­la­nıl­ma­lı­dır ki, hem doğ­ru­la­rın slo­gan­cı­lı­ğa kaç­ma­dan ak­ta­rıl­ma­sın­dan ta­viz ve­ril­me­me­li, hem de en ge­niş se­yir­ci kit­le­si­ne ula­şıl­ma he­def­len­me­li­dir.
Yıl­maz Gü­ney, ce­za­evin­den ger­çek an­lam­da yö­net­ti­ği iki fil­miy­le ‘Sü­rü’ ve ‘Yol’ ile sa­na­tı­nın do­ru­ğu­na ula­şır. Bu film­le­ri yö­ne­ten, bu film­ler­de eme­ği ge­çen, baş­ta yö­net­men­ler ola­rak hiç­bir si­ne­ma emek­çi­si­nin kat­kı­la­rı­nı kü­çüm­se­me­den, bu film­le­rin tam an­la­mıy­la Yıl­maz Gü­ney film­le­ri ol­du­ğu­nu söy­le­mek ger­çe­ğin ifa­de­si­dir. ‘Sü­rü’ ve ‘Yol’ Tür­ki­ye ve Ku­zey Kür­dis­tan top­lu­mun­da­ki ge­liş­me­le­ri, fe­oda­liz­min çö­zül­me­si­ni, ka­pi­ta­liz­min ege­men­li­ği­ni, top­lum­da­ki de­ğer­le­rin de­ğiş­me­si­ni, bu­nun in­san iliş­ki­le­ri­ne yan­sı­ma­sı­nı (Sü­rü); Tür­ki­ye’­de ger­çek­te de­mok­ra­si de­ni­le­nin fa­şizm ol­du­ğu­nu, ül­ke­nin “bü­yük bir açık ha­va ha­pis­ha­ne­si” ol­du­ğu­nu, ki­şi­sel çö­züm ol­ma­dı­ğı­nı, top­lu­mun de­ğiş­me­si ge­rek­ti­ği­ni, öz­gür­leş­me­nin müm­kün ol­du­ğu­nu, bu­nun için mü­ca­de­le ge­rek­ti­ği­ni (Yol) us­ta­ca yan­sı­tan, Tür­ki­ye’de sos­ya­list ger­çek­çi si­ne­ma akı­mı­nın ba­şe­ser­le­ri olan film­ler­dir. ‘Yol’, ay­rı­ca Tür­ki­ye si­ne­ma­sın­da ilk kez “Kür­dis­tan” ol­gu­su­na adı­nı da ve­re­rek vur­gu ya­pan bir film ola­rak da bir dö­nüm nok­ta­sı­dır. (Film ta­mam­lan­dık­tan 17 yıl son­ra, Tür­ki­ye’­de­ki se­yir­ciy­le bu­lu­şa­bil­me­si için tam da bu nok­ta­sı­nın ‘oto­san­sü­re’ uğ­ra­mak zo­run­da kal­mış ol­ma­sı, ger­çek­te Tür­ki­ye­’de­ki re­ji­min ve du­ru­mun kav­ran­ma­sı açı­sın­dan ta­ri­he dü­şü­le­cek bir not­tur sa­de­ce…)
Bu film­ler, ulus­la­ra­ra­sı alan­da da bü­yük ba­şa­rı ka­zan­mış­tır. ‘Sü­rü’, 32. Ulus­la­ra­ra­sı Lo­car­no Film Fes­ti­va­li­’nin bü­yük ödü­lü­nü ka­za­nır­ken; ‘Yol’, 1983’te Cos­ta Gav­ras’ın ‘Mis­sing’ (Ka­yıp) fil­mi ile, Can­nes Film Fes­ti­va­li­’nin bü­yük ödü­lü­nü pay­laş­mış­tır. Tür­ki­ye si­ne­ma­sı­nın bu en bü­yük ödül­lü fil­mi­nin ken­di se­yir­ci­siy­le bu­luş­ma­sı için 17 yıl bek­le­mek zo­run­da kal­ma­sı, ve ‘oto­san­sür­lü’ bir bi­çim­de gös­te­ri­me gir­me­si, ha­kim sı­nıf­la­rın hal­ka ol­du­ğu gi­bi, halk­tan ya­na sa­na­ta na­sıl düş­man ol­duk­la­rı­nın açık bir ör­ne­ği­dir.
Yıl­maz Gü­ney, mah­pus­ta yo­ke­dil­me plan­la­rıy­la kar­şı kar­şı­ya ol­du­ğu bir or­tam­da, yurt­dı­şı­na çık­mak zo­run­da kal­mış; ha­kim sı­nıf­la­rın zin­dan­la­rın­da teş­his ve te­da­vi edil­me­yen bir has­ta­lık so­nu­cu, en ve­rim­li ol­du­ğu ve ola­ca­ğı dö­nem­de ara­mız­dan be­de­nen ay­rıl­mış­tır.
Yurt­dı­şı­na çık­tı­ğı za­man­dan, ölü­mü­ne dek ge­çen iki yı­lı da, bir yan­dan si­ya­si kim­li­ği ile or­ta­ya çı­ka­rak da­ğı­nık gör­dü­ğü mark­sist-le­ni­nist ha­re­ke­ti bir­leş­tir­mek ve an­ti­fa­şist cep­he­yi güç­len­dir­mek için, di­ğer yan­dan ya­ka­la­dı­ğı ulus­la­ra­ra­sı ünün ge­tir­di­ği im­kân­la­rı hal­kı­nın hiz­me­tin­de da­ha iyi si­ne­ma­sal ya­pıt­lar ya­rat­mak için kul­lan­ma­ya ça­lış­mak­la ge­çir­miş­tir. Bu dö­ne­me sığ­dır­dı­ğı, bü­yük bö­lü­mü ha­ya­tın­da ka­me­ra kar­şı­sı­na geç­me­miş ama­tör oyun­cu­lar­la çek­ti­ği ‘Du­var’ O’nun son fil­mi­dir. ‘Du­var’da, ‘Sü­rü’ ve ‘Yol’da ya­ka­la­nan ya­rı bel­ge­sel otan­tik­lik yok­tur. Bu­na rağ­men film, ko­nu­suy­la, ko­nu­ya yak­la­şı­mıy­la, di­liy­le ol­gun, sos­ya­list ger­çek­çi bir si­ne­ma­cı­nın ya­pı­tı­dır.

To­par­lar­sak…

Yıl­maz Gü­ney, si­ne­ma­nın her ala­nın­da, Tür­ki­ye’­nin bu­gü­ne dek ye­tiş­tir­di­ği en önem­li sos­ya­list/ko­mü­nist sa­nat­çı­dır.
O’nun si­ne­ma­sı, en ba­şın­dan iti­ba­ren halk­tan ya­na­dır.
Ge­liş­me­si için­de açık­ça sos­ya­list bir ze­mi­ne otu­ran, ye­rin­de dur­ma­yan, sü­rek­li ken­di­ni iler­let­me­ye ça­lı­şan ve iler­le­ten, ger­çek­çi bir si­ne­ma­dır.
O, yal­nız­ca Ku­zey Kür­dis­tan-Tür­ki­ye si­ne­ma­sı açı­sın­dan de­ğil; bü­tün dün­ya­da sos­ya­list ger­çek­çi si­ne­ma açı­sın­dan önem­li bir sa­nat­çı­dır.
O’nun si­ne­ma­sı­nı ge­liş­tir­mek ve aş­mak ye­ni sos­ya­list ger­çek­çi si­ne­ma­cı­la­rın gö­re­vi­dir.