Tiyatro Yönetmeni Osman Genç:
“Aslolan İnsanın İnsanı İnsanca Anlatmasıdır…”

Güney: Kendinizi tanıtır mısınız?

Osman Genç: Güney dergisine merhaba. İki Güney’e birden merhaba diyorum buradan. Ben Osman Genç. Yaklaşık 32 yıldır tiyatro ile uğraşıyorum ama bunun 15 yılı profesyonel olarak geçiyor. Güney Kültür Merkezi’nde (GKM) yaklaşık 6 aydır tiyatro çalışmalarımız devam ediyor. Osman Genç halkevlerinde yetişti. İki üniversiteden birden terkim, onu da yeri gelmişken söyleyeyim. Osman Genç hem büyükler için, hem de çocuklar için oyunlar yazıyor.

Dönem dönem Türkiye’ye ilkleri getirdiğimi de söylemek istiyorum. Mesela Türkiye’de ilk kez 1998 yılında Avusturya Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle Ödön von Horvath’ı getirdik, Alman faşizmini ironi diliyle anlatan bir oyun. Arkasından yine Türkiye’nin bize sponsor olmadığı, kendi Kültür Bakanlığı’mızın bize sponsor olmadığı, yine Avusturya Kültür Bakanlığı’nın sponsorluğuyla Soyfer, Jura Soyfer’i getirdik. Hem Ödön von Horvath… hem de Soyfer, Jura Soyfer Brecht ile eşdeğer tutulan, hatta aynı ödülü paylaşan insanlar. Jura Soyfer’i şiirsel bir oyunla sahneye koymuştum. Ondan evvel Brecht’in “Carrar Ana’nın Tüfekleri”ni koymuştum sahneye. Yine faşizmi anlatmaya, iç savaşı anlatmaya gayret ettim. Ben özünde bütün oyunlarımda hep faşizmi anlatmaya çalıştım. Bu zaman zaman aile faşizmi oldu, zaman zaman devlet faşizmini anlatmaya çalıştım, zaman zaman da ülkeler arasındaki, emperyalist ülkelerin oluşturduğu faşizmi anlatmaya çalıştım.

Çocuk oyunlarında da, pedagojik bir formasyonla çocukların kör gözüne parmak sokmadan oyunlar yazmaya çalıştım. şu sıralar yine Esenyurt Belediye’siyle bir çalışmamız süregelmekte. ‘Tiyatro izlemeyen çocuk kalmasın’ diye bir projemiz var. Türkiye genelinde herkesin izlemesini arzuladığımız bir oyun ama ancak Esenyurt lokalinden yola çıkacağız. Türkiye’de ilk kez böyle bir proje yapılıyor bu anlamda. Bütün ilköğretim okullarında, nasıl şu sıralar bir kampanya var, ‘Haydi kızlar okula!’, bir de ‘Haydi çocuklar tiyatroya!’ demek gerekiyor, kızlı erkekli bütün çocukların tiyatroya gelmesi gerekiyor.

İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Alman başbakanına soruyorlar, nasıl oldu da bu kadar çabuk toparlandınız diye. Bizler her mahalleye bir tiyatro, bir de fırın kurduk diyorlar. Fırından karnımızı doyurduk, tiyatrodan da bilgi donanımı elde ettik diyor. Onun için bu kadar çabuk toparlandık. Yine Muhsin Ertuğrul’dan bir örnek vermek istiyorum: Yarın kıyamet olacağını bilsem, bugün bir tiyatro salonu açarım diyor. Bizler hep eğitim eğitim diyoruz ama eğitimin sacayaklarından bir tanesi sanatın ta kendisi. Bunun içerisinde resim, heykel, müzik, tiyatro var, hepsini de söylemek gerekiyor. Sanatın ana bilim dallarından bir tanesi de, en büyüğü, tiyatrodur, hepsini içinde barındırabiliyor bir anlamda. Yani bünyesi çok geniş olan, mekanizması çok çabuk ilerleyebilen ve bugün Karagöz tekniğinden bile yola çıkarak sinema tekniğinin oluşmasına yardımcı olan her şeye tiyatro diye bakmak gerekiyor. Bugün ressamlar iyi fırça tutabiliyorsa, bunu bir şekilde yine tiyatroya bağlıyorum ben, çünkü anlatım ifadesi, yani mim dediğimiz, mimos dediğimiz bir şey vardır tiyatroda, hiç konuşmadan vücut diliyle anlatmak, hiç konuşmadan da bir ressam fırçasıyla oyunu anlatıyor bu anlamda. Ben tiyatronun devrim açısından çok iyi bir kullanım olduğunu düşünüyorum. En azından insanı insana insanca anlatabilme sanatı olduğu için. Dolayısıyla insanların bunu çok daha çabuk anlayabileceğini, en azından kitap okuma alışkanlıkları yok ama bir kitabın hazır okunmuşluğunu sunuyoruz insanlara. Okuyanların yorumuyla.

Güney: Tiyatro devrimin çok önemli bir aracı dediniz. Bu konuda örneğin bir sokak tiyatrosunun salon tiyatrosuna göre devrim açısından daha yararlı olduğunu savunanlar var. Diğer yandan da amatör tiyatroyu profesyonel tiyatroya göre devrime daha uygun görenler var. Sizin bu konuda görüşünüz ne?

Osman Genç: Hemen söyleyeyim. Aslında her iki düşünen grubu da saygıyla karşılıyorum ama bence gözden kaçırdıkları bir yer var. Yani amatör grupların profesyonel tiyatro gruplarına göre devrime daha yakın olduğunu düşünen arkadaşlara şunu söylemek istiyorum ben, Türkiye’de zaten profesyonel tiyatro grupları yok. Yok oluş nedeni de şu: Salonları olmayan hiçbir tiyatro grubuna yüzde yüz profesyonel deme şansımız yok bizim. Eskiden Antik Yunan döneminde 450 binken koltuk sayısı, bugün Türkiye’deki koltuk sayısı 35 binler civarında. Yani çok komik. Hatta Kültür Bakanlığı binde üç ayırıyor sanata. Bir de sokak tiyatrosuyla ilgili şunu söylemek istiyorum: Amatör deyince şöyle bir algılama çıkıyor karşımıza, salt devrim mücadelesi veren, ya da tiyatral mücadele veren arkadaşlar olarak da görmemek gerekiyor. Amot aşk demek, tör aşık olan anlamına geliyor, yani amatör devrime aşık olan, ya da herhangi bir yaşamsal işine aşık olan anlamına gelebilir. Ben profesyonelim ama hâlâ amot, amatör, yani aşık olan tarafım süregelmekte. şunu söyleyebiliriz, devrimcilik, ya da bir tiyatro, hepsinde bir süreklilik gerekiyor. Eğer diyelim ki, okula giden bir çocuk üç gün gitmese, devamsızlıktan kalabilir, ya da bir öğretmen emekli olursa, ona emekli diyebiliriz. Devrimi isteyen insan da, tiyatroyu isteyen her insan da, sürekliliğini korumak durumunda. Yoksa olmaz. Ben konuya böyle bakıyorum.

Güney: Referans olarak aldığınız veya çok sevdiğiniz bir tiyatro var mı?

Osman Genç: Tabi, ben aslında özünde Bertolt Brecht’in Berliner Ensemble tiyatrosunu çok seviyorum. Dönem dönem Türkiye’ye festivallere geldiklerinde onları kaçırmamaya gayret ediyorum. Onların Almanca ve üstyazılı anlattıklarını, devlet tiyatrosu tarafından Türkçe sahneye konulduğunda ben algılayamıyorum. Ama Almancasını çok daha iyi algılıyorum, ama Almanca da bilmiyorum ben, bir yabancı dilim yok. Onun dışında Türkiye’de Ankara Sanat Tiyatrosu’nu seviyorum. Hâlâ süregeldikleri için, bu işi bırakmadıkları için, bıkmadıkları, usanmadıkları için. Ankara Ekin Tiyatrosu var onu seviyorum. Haluk Bilginer’i çok seviyorum. Oyunculuklarını da çok sevdiğim insanlar bunlar. Tiyatronun en büyük özelliklerinden bir tanesi sinemaya da malzeme taşıması.

Güney: Siz tiyatronun diğer sanat dalları içerisinde çok özel bir yeri olduğunu söylediniz. Fakat günümüzde sinemanın tiyatronun etki alanını daralttığını görüyoruz. Bir diğer gelişme de Türkiye’de baktığımızda, bir çok yetenekli tiyatrocu var, oyuncu var, bunlar ya televizyona, ya da sinemaya geçme gayreti içindeler ve oralarda başarılı da oluyorlar. Ne düşünüyorsunuz? Sizce tiyatro önemini yitiriyor mu?

Osman Genç: Bu soruya şöyle cevap vermek istiyorum, iki şeyde o ülkenin iyi olup olmadığı anlaşılıyor, sanatçısının ve polisinin durumu ne ise, ülkenin durumu da o durumdadır. Eğer polis birilerini dövüyorsa ve sanatçı açlık ve yokluk çekiyorsa, çok büyük göstergeler bunlar… Sanatçı arkadaşlarımızın televizyona ve sinemaya giriş nedenlerinden bir tanesi ekonomik. Bana soruyorlar ‘Ya tiyatro nasıl gidiyor?’ diye, diyorum Türkiye’nin durumu nereye gidiyorsa tiyatro da o yöne doğru gidiyor. Bir dönem vardı ya ‘Turgut nereye koşuyor’ diye… Tiyatro nereye koşuyor? Tiyatro, televizyon ve sinemaya koşmuyor aslında. Çünkü her şeyden evvel bir sahne sıkıntımız var bizim, salon sıkıntımız var, koltuk sıkıntımız var. Koltuğu olmayan bir yerde sokak tiyatrosu yapabilmenin koşulları var. Mesela havanın güzel olması lazım, karlı kışlı havada sokak tiyatrosu yapmak abesle iştigal durumunda kalmak olur, yapamazsınız, imkânlar kısıtlıdır. Biraz ekonomik olarak görüyorum, biraz da medya maymunu olarak görüyorum bunu, yani ben de televizyon dizilerinde oynuyorum, mesela birbuçuk yıl Eyvah Babam’da oynadım, Deli Yürek’te oynadım, Ayak Bağları, Alacakaranlık, birçok dizilerde oynadım ben. İki de sinema filmim var, bir tanesi Deniz Gezmiş’in Hoşçakal Yarın, bir diğeri de Cumhuriyet filminde oynadım, Atatürk’ün yakın arkadaşlarından birini oynamıştım, Hoşçakal Yarın’da da avukatlardan biriydim. Ama ekonomik koşullardan dolayı koştuğumuz için, bizim yanımızda  –arkamızda kelimesini bilerek kullanmak istemiyorum– birileri olursa, beni televizyon çok ilgilendirmiyor. Tabi ki isterim iyi bir yapıtta içinde bulunmayı ama maalesef böyle bir durum yok.

Sinema beni korkutmuyor… Mesela tiyatronun korsanı yok, ama sinemanın korsanı var, hemen CD’si, müziğinin korsanı çıkıyor… Tiyatroyu da belki korsan tiyatro yapan insanlar vardır ama onun korsanı çıkmadığından korkacak bir şey olarak görmüyorum ben, sadece yanımızda omuz omuza bulacağımız insanları bir an önce bekliyorum.

Sahne problemi var, hani vardır ya herkes devletten para istiyor. Ben şimdi bir dönem devletten para istemeyi reddettim, reddediş nedenlerimden bir tanesi şey idi, ben bağımsız kalmak istiyorum, istemem demiştim. Sonra dedim ki, ya ben zaten tiyatro olarak vergimi veriyorum, verdiğim vergiyi en azından alayım da sahnemizi devam ettireyim…

Güney: Sizce bu bağımlılık yaratıyor mu?

Osman Genç: Yaratıyor… Kimi tiyatrolarda yaratıyor, çünkü inanıp inanmadıkları projelerde bile sadece geçinme ya da biraz da çanağın içinde olsun, biraz da hazinemiz çoğalsın diye biraz bağımlılık yarattığını düşünüyorum. Hatta ben bunu daha da şiddetle karşıladığım taraflar var… Devletten ne istiyorsunuz diye sorulduğunda tiyatroculara, bir kısmına, burjuva tiyatrosuna, destek istiyoruz diyorlar. Ya niye destek istiyorsun, niye para istiyorsun, sahne iste ve seyircini getir. şuna dönüştü biraz: Para verilmiyor, biz de tiyatro yapamıyoruz. Hayır, bu kadar da değil…

Güney: Sizce, devrime inanan sanatçıların, tiyatrocuların devletten yardım istemeleri gerekiyor mu?

Osman Genç: Tabi gerekiyor, çünkü aslında bu bizim halkımızın verdiği vergi, hatta bunun daha da çoğaltılmasını arzuluyorum ama o parayı her şeyden önce doğru amaca yönelik kullanmak gerekiyor… Yani hem bana ulaşamayacaksın, hem oyunun 30 milyon olacak, o zaman söyledikleriyle davranış biçimleri aynı olmaz. Böyle bir durum çıkıyor karşımıza.

Güney: Sizce de sinemanın tiyatroya göre bazı üstünlükleri sözkonusu mudur? Örneğin bir sinema filmiyle milyonlara ulaşabiliyorsunuz ama tiyatroyla aynı anda ancak birkaç yüz kişiye ulaşabilirsiniz…

Osman Genç: Evet, tiyatronun salonları kısıtlı, yani hem bizim sesimiz salonun dışına taşmaz, hem de seyircimiz taşmaz. Kapıların bacaların kırıldığı dönemi ben görmedim. Anlatıyorlar eskiler ama… Sinemada bu tabi biraz daha farklı. Yani insanlar geliyorlar çabuk tüketiyorlar… Sinemayı yine dizilerden daha iyi görüyorum, çünkü en azından o kadar çabuk tüketilmiyor. Zor üretiliyor ama en azından o kadar çabuk tüketilmiyor. Böyle bakmak gerekiyor. Tiyatronun evet çok zor koşulları var ama, ben şöyle bakıyorum, oyuncu dediğiniz zaman total olmak zorundadır, yani eğer ışık yoksa güneşten faydalanır, mumdan faydalanır, bir şey yapar, çünkü aslolan insanın insanı insanca anlatmasıdır… Dolayısıyla, ben seyircinin biraz kışkırtılmasından yanayım… Seyirciler şey demeliler, yani geldikleri sahnelerde, oturdukları koltuklarda, klimalı sahne istemeliler, daha iyilerini istemeliler, sıcak sahneler istemeliler… Çünkü biz ne zaman sahnede oynadıksa ya üşümüşüzdür, ya çatıdan su damlamıştır, ya da kulisi olmayan, tuvaleti olmayan sahnelerde oynamışızdır. Pavarotti buraya geldiğinde, bir konser verecekti. İlk şunu istemişti, geldiğim zaman tuvalet istiyorum kuliste demişti ve geldiği salonda hemen Pavarotti’nin sığabileceği büyük bir tuvalet yapmışlardı… Gerçekten çok insani bir ihtiyaç ama bizler dalga geçmiştik, “Ya herife bak neler yapıyor?!” diye… Oysa seyircinin yanından ta tuvaletlere kadar gidip, kendimizi göstermek, kostümlerimizle, çok kötü ruh haliyle yanlarından geçmek zorunda kalmıştık…

Güney: Siz daha önce Esenyurt Belediyesi’nde çalışıyordunuz değil mi?…

Osman Genç: Hayır, daha önce ben Bahçelievler Belediyesi’nde çalıştım, sekiz yıl orada tiyatro yönetmenliği yaptım, Küçükçekmece Belediyesi’nde Genel Sanat Yönetmenliği yaptım, İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nde tiyatro eğitmenliği yaptım. Onun dışında şu an bir yüksekokulda, Sağlık Yüksekokulu’ndaki öğrencilere tiyatro dersi veriyorum… Bunun yanı sıra işte Güney Kültür Merkezi’nde yaklaşık 6 aydır bir çalışmamız devam ediyor. Birkaç oyun çıkarttık… Bugün de kadınları kadınlara anlatan değil, kadınları herkese anlatan bir oyunu sahneye koyduk ve yedi bölgenin insanını, Karadeniz’den, doğusundan, batısından bütün insanları, bütün kadınları sahneye koyduk, onları anlatmaya çalıştık, hatta bunları şarkılarla da, yöresel şarkılarla ve evrensel bir türküyle bağladık… Kadını sahnede iyi anlatıyoruz ama, kadın kendini sahnenin dışında ne kadar anlatıyor, onun mücadelesini veriyor tiyatro şu an. Güney Kültür Merkezi’ndeki kadın komisyonundaki tiyatro yapan arkadaşlar da bunun savaşını veriyor… Sahnede biz de verilen rejiyi sahneye çok iyi koyabiliriz, ama sahneden indiğimiz zaman, bir kadını, bir devrimi ya da bilmem neyi ne kadar anlatabiliriz? Orası bir yansıma, bir gösterme, çünkü orası çok büyük bir ekran, sinemadan da büyük bir ekran aslında; sinemalarda sahnede sette kabloları görmeyebiliriz, ışığın yanıp söndüğünü görmeyebiliriz ama tiyatroda her şey reel o anda yaşanıyor… Onları anlatmaya gayret ediyoruz…

Güney: Devletin tiyatroya ne kadar az önem verdiğini biliyoruz ama sol çevrelerin tiyatroya verdiği önem konusunda ne düşünüyorsunuz?

Osman Genç: Ben şunu bütün samimiyetimle söylüyorum, bütün devletler faşisttir ve görevlerini sürdürüyorlar, usanmadan, bıkmadan. Yani şöyle çok aman aman dünya üzerinde bizim bildiğimiz yer şurası dediğimiz bir yer neredeyse yok denecek kadar az. Devletin bir sanat politikası yok, devletin zaten insan politikası yok. Devletin sadece sömürme ve sömürülme politikası var, devletin koltuk politikası var, devletin satma politikası ve satın alma politikası var. Başka da herhangi bir politikası yok. Yani bir kültür politikası oluşmuş durumda değil.

Güney: Siz burada Güney Kültür Merkezi’nde olduğu gibi sol, devrimci, muhalif kesimlerle birlikte çalışıyorsunuz, bu çevrelerin tiyatroyu küçümseme yaklaşımlarını görebiliyor musunuz?

Osman Genç: Çok iyi bir soru, çok da sevdim bu soruyu… Evet, yani küçük görmekten ziyade, tiyatronun bir araç olduğunu hepimiz söylüyoruz, ama bu aracın adı bazen daha aşağıya çekiliyor. Halbuki tam tersi, hepimizin başka bir amacı var, yani iyi yaşama iyi soluma, hepimiz bunun için dünya düzeni içerisinde gerçekten çok iyi bir yer almak istiyoruz. Bağışlayın beni, Can Yücel’in çok güzel bir sözü var “Bu düzeni düzeni düzeyim” diyor, yani dolayısıyla biz o düzülecek düzende yaşamak istemiyoruz, biz kendi düzenimiz içerisinde soluk almak istiyoruz. Ama sol örgütlerin ya da platformların içerisinde çok büyük sıkıntılarımdan bir tanesi, gerçekten sanata salt görev adıyla bakılması, oysa sanatın zaten çok iyi bir taşıyıcı olduğu fark edilmiyor ve dönem dönem bunu aşağıya çekerek daha zayıflatarak aydınlanma sürecine çok daha geç girme durumunda kalıyoruz. Bence bu solun rahatsızlıklarından bir tanesi. İki türlü insan vardır diye düşünüyorum, birincisi sanatçı olan, ikincisi sanatçı ruhu taşıyan insanlar var… Sanatçı ruhunu taşıyan insanlar, devrime yakın, devrimciliğe yakın, her şeye yakın… Sanatçı ne, belki de hâlâ yıllardır adı koyulamayan bir sorun… Eğer bir sanatçı yaşadığı devrimin şahitliğini yapamıyorsa, yaşadığı devrime ayak uyduramadığı gibi, başka bir devrimi de arzulamıyorsa, yani yaşadıklarından mutluysa, problem var. Popülerliği çok arzuluyorsa problem var. Popülerle popülistliği ayrı tutmak gerekiyor bu anlamıyla, hep karışıyor zaten… Popüler başka bir şey, popülist başka bir şey… Ben tanınmışlığından bahsediyorum… Her tiyatrocu salondaki insan sayısı kadar en azından tanınmıştır, yani böyle bakmak lazım, ya da bir ressamın bir galerisine gelen insan kadar tanınmışlığı vardır, o yüzden popülerle popülizm birbirine karışmamalı diye bakıyorum ben…

Nurettin Seyrek (GKM): Siz bir sanatçının sanatını nasıl üretmesi gerektiğini anlattınız. Gerçekten de ülkemizde devrimci ve demokrat sanatçıların çok da ileri gitme koşulları yok, zaten o koşulları vermiyorlar… Aynı zamanda devrimcilerin sanata bakış açısını koydunuz ortaya… Gerçekten bugün Türkiye’de sosyalistler de, devrimciler de ciddi anlamda sanatçıya değer vermiyorlar, onu kullanmak, ondan faydalanmak istiyorlar… Bu arada devrimci sanatçıların arasında, Güney Kültür Merkezi gibi ya da başka bir kültür merkezi gibi, bunların arasındaki diyaloglar, birlikte hareket etme hangi koşullarda olmalıdır? Yani bakış açısı nasıl olmalıdır? Devrimci sanatı nasıl yaratmalıdır, o devrimci sanatı nasıl kullanmalıdır? Özellikle de tiyatroda, başta da dediğiniz gibi tiyatro tüm sanatların ana dalıdır, bunu nasıl yapmamız gerekiyor, nasıl daha da çoğaltmamız gerekiyor? Örneğin “Haydi kızlar okula!” kampanyasının yanına “Haydi çocuklar tiyatroya!” kampanyasını koydunuz. Çünkü kültürü zayıf olan bir toplumun her yönüyle geri bir toplum olduğunu biliyoruz… Bunu nasıl geliştirebiliriz, nasıl güçlendirebiliriz?

Osman Genç: Sohbet derinleştikçe sorular da güzelleşiyor… şunu da söylemek istiyorum. Ben bir sanatçı olarak Güney Kültür Merkezi’ne ya da Güney gibi kurumlara nasıl bakıyorum mu anlatarak girersem daha da iyi olacak… Birincisi Güney Kültür Merkezi gibi kurumlar, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler, burjuvaziye karşı ve emperyalizme karşı büyük bir mücadele içerisindeler, sanatçı arkadaşlarımız da bunu fark edip, yani gerçekten sanatla, yaşamla bir felsefesi olan insanlar bunu fark edip bu kurumlara destek vermeleri gerekiyor… Neden, çünkü branşlaştığı bir alanda, bilginin yoğunlaştığı bir alanda, empatinin ve o enerjinin çok daha çabuk yayılacağını düşündüğüm açısından söylüyorum ben bunu. Dolayısıyla bunun sadece bu kurumlarla ilgili değil, sanatçılarla da ilgili tarafı var. Olabilir, kurumlar ulaşmakta güçlük çekebilirler, hantal da davranabilirler, gitmeyebilirler de, ama sanatçılar önce bunu fark etmeli. Ben önce kendime batırmak istiyorum çuvaldızı ve diğer sanatçı arkadaşlarıma da söylüyorum bunu.

Peki kurumlar ne yapmalı? Kurumlar gerçekten sanata salt araç ve örgütleme gözüyle bakmamaları gerekiyor. Çünkü bunu fark ettiği zaman sanatçı, gerçekten çok rahatsız oluyor… Mesela örgütlü bir insan olarak onlarca, yüzlerce öğrencim var, bugüne kadar asla bir tarifi yapmaya kalkmadım onlara, onlar farkına vardılar ve aslolan şey onların farkına varmaları ve kendileri nerede örgütlenmek istiyorlarsa, tercihi onlara bırakmak… Çünkü bir söz var, iki şeyden birini tercih eden, birini kaybeder. Ama bizim kaybetmek istediğimiz aydınlanma, devrim ve sosyalizm gibi şeyler olmamalı… Sadece örgütlenme modellerimizde değişiklikler olabilir… Bu kurumlar kapılarını artlarına kadar açmalılar, artlarına kadar açtıkları gibi bütün imkânlarını ve koşullarını sağlamaları gerekiyor. Çünkü şunu artık biz biliyoruz, sanatçı varsa televizyon var, sanatçı varsa sinema var, sanatçı varsa müzik var, sanatçı varsa resim var… Bunları bir günlüğüne ortadan kaldıralım, ne varsa sanatla ilgili, bu dergi de olabilir, bir gazete de olabilir, hiç önemli değil, bir kitap ta olabilir, hepsini kaldıralım, bir günlük protesto edelim dünyayı, bakın göreceksiniz asıl o zaman sanatın ne kadar güçlü olduğunu…