DELİ DELİ KÜPELİ

Kenan ÖTÜN

Burnu kırılmış diyorlar, ayağı incinmiş de pek bir şey yapamıyormuş, hamlamış da her tarafına ağrı girmiş sanki… Öldü demişler. Bir kıza bulaşıp kalınca bulaşıcı hastalıkların en muzdarip olanına el vermiş dediler. Demişler… Cinleri…

Tren kalkmak üzereydi. Tek yolcu kendisi de değildi.

Hava kararıyordu. Ve göğe salınmış yalnız yıldızlar güneşi yolcu etmekteydi, yalnızlığa ara vermek niyetiyle belki de…

İçinde aşk gizlidir dinlediğinin… Yalnız bir oda, oda kadar yalnız bir kalp ve tüm bu kalabalık yalnızlıkların ortasında sağır bir aşk. Giderken o, gecenin karasına saldı pencereden, ona dair bütün düşlerini, nefret duygusunun üzerine bulaştığı onunla ilgili, onu hatırlatan her anıyı… Ve çok geçmeden odaya sinen hararetin verdiği rahatsızlıktan olacak ki elindeki siyah poşete kustu içinde onun bulunduğu bütün cümleleri. Poşet kabullenmese de mahkûmdu pis kusmuğun rezilliğinde ezilmeye.

Tam bütün anılar gitti derken, bu defa gözü ellerine gitti… Ellerinin elinde bıraktığı izleri düşledi. Yüzünü somurttu… Elini de atamazdı ya.

***

“Gün kararma merasimini başarıyla sonuca kavuşturmuştur…

Ve gece …

Uyudu martılar…

Sonra uyuduğunu sandı insanlar parlak güneşin,

Ve uyudu insanlar… uyudu kuşlar…”

***

Üzerindeki pardösüye sarıldı, ardından gelecek saniyeleri yaşayamayacakmışçasına, sıkı sıkı… Yorgundu göz kapakları, düştü gözlerinin üzerine sere serpe, kayboldu yıldızlar, kayboldu kirden yıkılan oda, uyudu karanlığında tımarhanesinin.

Gözleri daha fazla sabit duramadı çakıldığı karanlıkta, kapaklarının ardında. Çıkıp dolaşmalıydı, belki yalnız odaya başka bir çift göz misafir edebilirdi bu gezinti esnasında. Midesinde derin bir sancı hissetti. Ne yapacağını bilemeden olduğu yerde bir süre hareketsiz kaldı. Birkaç dakika sonra sancı geçince kaldığı yerden gezintisine devam etti.

Gözleri etrafında süzüldü… O an bir tiyatroda oyuncu olabilirdi, rolüne sadık aktörler tarafından canlandırılan. Bir ses yükseldi odanın dışından…

“Mekân yoktur kaçacak, kaçmak için, evet, bahane çokken, kıvrılıp sıyrılacak bir köşe, zaman yoktur.” Sustu sonra.

Deli olabilirdi, saçmalıyordu. Treni de inletiyordu lanet. Kalkıp tiyatroya katılmalıydı, o olmazsa aktörlerin acemiliği alıp başını devrime gidecek gibiydi. Devrim… Yıkılacak eski tiyatro, moderni de osu da, busu da, şusu da… Nerde saçmalayan varsa o gelecekti herhalde… Kapının önüne çıktı. Adam bağırmaya devam ediyordu.

“Yokluğun zirvesinde dolaşırken, dolmuşluğun verdiği hantallıkla sürünüyorsunuz… Bırakın melekler, bırakın sürünsünler…”

Tiyatro bitmiş olmalıydı. Delirmiş olabileceğini düşündüğü o asi kahraman, sessizliği delip geçen sesiyle sessizliğine gömüldü diğerlerinin. Olduğu yeri terk edip diğer vagona geçti. Görevi bitmişti. Onu taklit etti, arkasını dönüp odasına çekildi.

***

 

Kendi ruh halimin çaresiz serzenişlerinde boğuyorum kahramanımı. Mağdur olabiliriz, ben ve kahramanım.

***

Küçük bir oda… Yayılsa olmaz, yayılmasa beli ağrıyacak. Uzansa, içeri birileri girse… Utanırdı…

***

Pencereden dışarıya dalan gözleri, pencereden yüreğine akan yağmurların azametine hayrandı. Her damlasıyla ıslanan düşlerinden birer parça alsa şato bile yapabilirdi. Kendi kıçı kırıklıklarından bir şato. İsmi bile bir acayip geldi kulağına. Kulağına gelmesi ilginç bir deyimdi. Çünkü odada kendisi ışında kimse yoktu. Yani kimse bir şey söylememişti… O zaman kulağına hiçbir şey gitmemişti.

Yanılsadı.

Üzüldü.

Delirdi. Deliriyordu.

Kelimeler uçtu zihninden. Çıplak birkaç cümle… Bir an utandı. Sonra içinde kendiyle alakasız birkaç kelime, onların içinde başkalarından çaldığı birkaç harf… Hırsız.

Şaşkın, melül…

Kaçamak bir tren yolculuğu…

Yalnız, yapayalnız, kalabalık bir yalnızlık… Yalnız bir deli. Bir başına…

Kuruyup giden bedeninin pek de aksi olmayan düşünceleriyle bir başına. Bir de cinleri… Delirmişti. Lakayt sözcüklerin bir kadının etrafında toplanıp orayı terk etmediği can sıkıcı, ama vazgeçilmez bir an yaşamıyordu uzun süredir. Delirmişti. Delirmenin verdiği herhangi bir haz olmasa da, bulunduğu durumun eski halini pek de özlettiğini söylemiyordu konuştuğu nadir aralarda.

“Ekmek, hehe, su da versene” de demiyordu…

Delirmemişti. Basit geliyordu. Zamanı unuttu kalbi…